GSM: 0.542.535 51 71   |   e-Posta:                     
© Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Milas - 2017
www.milas.org.tr  
EFSANELERİ Yunus Balığı ile Hermiyas’ın Öyküsü: Güllük   Körfezi   eski   adıyla   Mandalya   Körfezi   ilkçağlardan   beri   önemini   yitirmeyen, her   zaman   denizciliğin   ve   balık   ticaretinin   merkezi   olan,   lezzetli   ve   çok   çeşitli   balıkların   yetiştiği bir   körfezdir.   İasos'taki   “Balık   Pazarı”   bunun   en   önemli   kanıtıdır.   Bu   yöreyle,   Güllük   Körfeziyle ilgili    olarak    çeşitli    söylenceler(efsaneler)    türetilmiştir.    Bunlardan    birisi    de    Yunus    Balığı    ile Hermiyas'ın kardeşliği ve dostluğudur. Bu   körfezin   ağzında   İasos   diye   bir   şehir   varmış,   eski   zamanlarda.   İşte   bir   masal anlatılır   bu   yöreyle   ilgili   olarak.   Efsane,   dostluğun   yalnızca   insanla   insan   arasında   değil,   insanla bir    başka    canlı    arasında    da    kurulabileceğini    gösteren    çok    güzel    bir    örnektir    ve    de    duygu yüklüdür masal... Derler   ki,   Hermiyas   isminde   bir   çocuk   varmış   bu   yörede,   bir   zamanlar.   Bu   çocuğun anasından   başka   hiç   kimseciği   yokmuş.   Ana-oğul,   birlikte,   kendilerine   göre   mutlu   bir   yaşam sürerler ve geçinip giderlermiş. Günün    birinde,    çocuğun    arkadaşları    denize    gitmek    istemişler.    Hermias'ı    da çağırmışlar.   Çocuk   can   atıyormuş   gitmek   için   ama   anası   olmazlanmış   önce.   Çünkü   oğlu   gitti   mi bir   kez,   geri   dönemeyeceği   içine   doğmuş   kadının.   Ama   arkadaşları   Hermiyas   da   gelsin   diye   öyle üsteliyorlar,   Hermiyas   da   öyle   melül   ve   mahzun   bakıyormuş   ki,   dayanamamış   kadının   ana yüreği,   oğlunun   üzülmesine...   “Peki,   madem   bu   kadar   çok   istiyorsun,   git   oğul”   demiş.   “Ama   fazla uzaklara açılayım deme, Ege'dir bu hiç belli olmaz!” diyerek tembihlemeyi de unutmamış. Çocuklar    sevine    sevine    bırakmışlar    kendilerini    Ege'nin    mavi    ılık    sularına.    Güle oynaya    akşamı    etmişler.    Güneş    yavaş    yavaş    çekilmeye    yüz    tutarken    çıkmışlar    denizden. Çıkmışlar   ama   Hermiyas   yokmuş   aralarında.   Zavallı   anacığının   korktuğu   başına   gelmiş   ve   bir ağıt tutturmuş, “Gitti yavrum, Hermiyas'ım!” diyerek... Balıkçılar   ağlarını   atmışlar   günlerce,   dalgıçlar   en   derinlere   dalmışlar,   hiç   değilse çocuğun   ölüsünü   olsun   bulmak   umuduyla...   Ama   ne   ölüsü   ne   dirisi...   Hiçbir   haber   yokmuş çocuktan... Günün   birinde   balıkçının   biri   koşa   koşa   gelmiş   ve   soluk   soluğa   konuşmuş;   “Ne   oldu buna böyle acaba?” diye kendisine merakla bakanlara... “Bugün hep birlikte denize çıkmıştık da ben biraz sizden ayrılmıştım ya hani?” “Eee!” “İşte   Hermiyas'ı   gördüm   o   sırada.   Bir   yunus   balığının   sırtındaydı.   Öylesine   mutlu, öylesine   keyifli   görünüyorlardı   ki   anlatamam   size.      Ama   ben   biraz   daha   yaklaşayım   da   çocuğu sandala alayım diye düşünürken ikisi birden daldılar denize, kayboldular gözden.” İnanan    olur,    inanmayan    olur...    Yine    de    ararlar    çocuğu    yeni    baştan.    Ama    boşuna. Çocuğun en küçük izine bile rastlayamazlar... Derken,    hiç    akıllarına    getirmedikleri    bir    gün    kumsalda    karşılaşıvermişler    Hermiyas'la. Ama   ne   yazık   ki   karşılaştıkları,   çocuğun   cansız   bedeniymiş.   Kumsalda   serilip   yatıyormuş   öylece. Yanıbaşında    da    dostu    yunus    balığı...    O    da    arkadaşı    gibi    cansızmış.    Ama    her    ikisi    de gülümsüyormuş   sanki.   Öylesine   mutlu   görünüyorlarmış;   ölümde   de   birbirinden   ayrılmadıkları için... Dünyanın en sevimli yaratıklarından biri olan yunus balığı her zaman güler gibidir zaten... Derler   ki   bu   olaydan   sonra   İasos'taki   erkek   çocukların   gymnasion’da   çalıştıktan   sonra denize   girip   yıkanmaları   gelenek   haline   gelmiş.   O   sırada   kıyıya   yanaşan   bir   yunus,   çocuklardan birini   sırtına   alıp   götürür,   biraz   gezdirdikten   sonra   çocuğu   yeniden   kıyıya   getirir,   aldığı   yere bırakırmış...   Anlatıldığına   göre,   bu   öyküden   çok   etkilenen   Büyük   İskender,   o   çocuklardan   birini alıp    Babil'e    götürmüş    ve    oradaki    Poseidon    tapınağının    rahibi    yapmış.    İasosluların    İ.Ö.    3. yüzyılda   çıkarılan   paralarının   üstünde,   kolunu   yunus   balığının   sırtına   atmış   biçimde   bir   çocuğun resmi varmış... ENDYMİON EFSANESİ: Ay Tanrıçası Selene ile Çoban Endymion’un Aşkı Parlak ayın çevresinde sayısız yıldız Rüzgarsızken duru gökyüzü Nasıl yanarsa ışıl ışıl. Bütün doruklar, sivri kayalar ve çayırlar Nasıl serilirse göz önüne Gökler yırtılıp ta açılır Tekmil yıldızlar görünür Ferahlar yüreği çobanın. Endymion   efsanesi,   Homeros’un   bu   birkaç   dizesinden   doğmuş   gibidir.   Ama   bu   efsanenin asıl   kahramanı   eski   adıyla   Latmos,   bugün   Beşparmak   diye   anılan   dağdır.   Beşparmak   dağının eteğinde   Menderes   nehri,   kendi   doğal   ortamında   akarak   binbir   dolanışla   gümüşten   aylar   çizer. Koca   nehir,   Bafa   Gölüne   ve   batıda   adalar   denizine   pırıl   pırıl   boşalır.   Geceleri   Bafa   Gölü,   tepsi dolu gümüştür.  Beşparmak    dağının    görkemi,    insan    hayalini    uzak    geçmişlere,    kıtaları    sarsıp    dağları birbirinin    üzerine    yığan    büyük    yer    sarsıntıları    çağına    götürür.    Beş    doruğunu,    bir    elin    beş parmağı   gibi   göğe   uzatan   bir   dağa   bakarken   o   depremlerin   gürleyişini   duyar   gibi   olur   insan. Ama   ay   ışığı   bu   dağların   sertliğini   şeker   gibi   eritir   ve   çatık   kaşlarını   çözer.   O   zaman   insan   bir dünya   manzarası   değil,   yeryüzüne   paldır-küldür   yığılmış   bir   cennet   manzarası   görmüş   gibi   olur insan.    Endymion,   Beşparmak   dağında   sürülülerini   otlatan   bir   çobanmış.   Kavalından   başka   bir varlığı   olmayan   yoksul   bir   çoban.   Gündüz   kayadan   kayaya   hoplayıp-zıplayan   boynuzlu,   sakallı karakeçilerini   gözlermiş.   Yamacın   mis   kokulu   kekiklerini   yiyen   sürülerinin   titrek   meleyişlerini dinlerdi.    Kavalı,    onun    biricik    dostu    ve    sırdaşıydı.    Dağlarda    yalnız    başına    yaşamın    verdiği özgürlük,   açıklık   duygusunu   da,   kalabalık   şehirlerde   oturan   hemcinslerine   özlemini   söylemekle kalmaz,   kara   dorukları   yeşil   çimenlerin,   bulut   bulut   yapraklarıyla   sağa   sola   serpilmiş   ağaçların, cıvıl cıvıl akan suların da seslerini duyururdu. Bu   ıssız   dağlarda   Endymion   ne   kavalını   üflerken,   ne   taze   çayırın   üstüne   uzanıp   sere serpe   uyurken;   kimsecikler   görmezdi   onu…   Yalnız   ay   ışığı   görürdü,   onun   gürbüz   bedenini, erkekçe   güzelliğini.   Ay   tanrıçası   Selene,   Endymion’a   baka   baka   güzelliğini   vermiş.   Her   gece üzerine   eğilir,   gümüş   ışığıyla   ona   sarılıp   çayırın   üstüne   yatırır,   kollarını   sevgilisine   açardı.   Selene, gökte,   ne   zaman,   nerede   doğarsa   doğsun   hemen   çobanına   koşar,   gövdesini   ışınlarıyla   sarar, onu öperdi. Ne   var   ki   Selene,   bazı   gece   daha   çok,   bazı   gece   daha   az   kalırdı   sevgilisinin   yanında.   Ayın Endymion’la   hiç   birleşmediği   karanlık   geceler   de   vardı.   Onlar   Beşparmakların   dorukları   gibi kara,   korkulu   bir   bekleyiş   içinde   geçerdi.   Ama   bu   bekleyiş   uzun   sürmez,   ilk   ay   gökyüzünde gözüktü   mü,   Endymion’la   Selene   gene   buluşurlar,   denizden   yeni   çıkmış   balıklar   kadar   serin, diri,   parıltılı   gövdelerini   birbirlerine   değdirirlerdi.      Her   buluşmada   ilk   defa   buluşuyorlarmış   gibi olurlar,   hiç   tatmadıkları   bir   tadı   dudaklarında   eme   eme   doyamazlardı.   Her   öpüşmede   gövdeleri daha    da    aydınlanır,    tepeden    tırnağa    ışık    kesilirdi.    Endymion’la    Selene    için    sevgi,    ışığın    ta kendisiydi. Ölümsüz    tanrılar,    kimi    zaman    insanların    mutluluğunu.    Sevgiyle    insanların    bir    çeşit ölümsüzlüğe   ermelerini,   tanrılara   denk   gelmesini   istemezler   de   ondan.   Ama   tanrıların   tanrısı Zeus,    Selene    ile    Endymion’un    hep    yenilenen,    bitmez-tükenmez    sevgilerinden    hoşlanmış, Beşparmak    dağlarının    yoksul    çobanına    bir    armağan    vermeyi    düşünmüş,    dile    benden    ne dilersen demiş ona. Endymion ne dilesin; ölümsüz bir uykuyla uyumayı dilemiş. O   gün   bu   gün,   Beşparmak   Dağı   dorukları   ay   ışığında   karlı   gibi   ağarır.   Ulu   çamları,   uyuyan ve   ışıklı   düşler   gören   insanlara   benzer.   Nereden   geldiği   belirsiz   bir   esintiyle,   yapraklar   ürperir, fısıldaşır   zaman   zaman.   Ay   ışığı   göklere   parmak   uzatan   doruklardan   aşağı   şarıltısı   gibi   şarıl   şarıl akar.     Yamaçlarda     çobanların     yaktığı     ateşler     mavi     mavi     tellenen     ince     dumanlar     salar. Endymion’un   kavalı   yankılanır   kayadan   kayaya…   Hep   aynı   sestir   o,   dağların   ıssızlığını,   insanların özlemini     söyler.     Ayın     çevresinde     yıldızlar     kıpırdaşır.     Gökler,     sanki     yırtılmış,     açılmıştır. Beşparmakların Çobanı Endymion’un ölümsüz mutluluğunu gözümüzle de görebiliriz. Kaynak: Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü Beçin Horozları Neden Erken Öter? Yaptığı   savaşlar   ve   deniz   seferleriyle   Milas   çevresinde   derin   izler   bırakmış   olan   Ahmet Gazi,    yüzyıllardan    beri    evliya    olarak    adlandırılmaktadır.    Günümüzde    halkın,    “Beçin    Dedesi” ismini     verdiği     bu     büyük     savaşçı,     Evliya     Çelebi     tarafından,     “Derebeyi     Sultan”     olarak nitelendirilmektedir.   Türbesi;   mevlit,   adak,   yağmur   duası   ve   Hıdrellez   gibi   nedenlerle   ziyaret edilmektedir.   Menteşe   Beylerinin   içinde,   Ahmet   Gazi’nin   halk   üzerinde   yarattığı   etki   o   kadar büyüktür   ki,   bugün   yörede   anlatılan   bir   efsane,   Beçin’in   fethini   ve   hatta   Milas’ın   fethini   ona maleder. Beçin,   Muğla-Milas   yolu   üzerinde,   Milas’a   5   km   uzaklıkta   200   metreyi   bulan   bir   yükselti üzerinde kurulmuştur. Beçin   Kalesi   ilk   çağlarda   önemli   değildi.   Burasını   bir   rivayete   göre   Menteşe   oğullarından Gazi   Ahmet   Bey   fethetmiştir.      Çevrede   Derebey   Sultan   olarak   da   ün   kazanan   Gazi   Ahmet   Bey, Beçin   Kalesini   Boğa   Yokuşu   denilen   taraftan   kuşatmıştı.   Kendilerini   iyi   savunan   Beçinlilere   karşı, Gazi   hile   yoluna   başvurmuş,   kale   içine   önce   bir   boğa   daha   sonra   da   içerisi   arı   dolu   bir   kovan attırmıştı. Günlerdir   açlıktan   kıvranan   Beçin   halkı,   hemen   boğayı   parçalamaya   başlamışlar…   Bir süre   sonra   atılan   kovandan   vızıldayarak   etin   üzerine   hücum   eden   arılar,   Beçinlileri   korkutmuş. Arıları    gören    halk,    “Türkler’in    sineği    bunlar,    kendileri    kimbilir    ne    kadar    korkunçtur?”    diye düşünmeye    başlamışlar.    Bu    sırada,    Gazi    Ahmet    bey’den    teslim    olmaları    için    teklif    gelmiş. Beçinliler,   teklifi,   horozlar   ötünceye   kadar   düşüneceklerini   söylemişler.   Horozların   bir   an   önce ötmesini   arzulayan   Gazi   Ahmet   Bey,   tanrıya   yalvarmış.   Duası   henüz   bitmişti   ki,   horozlar   ötmeye başlamış.   Horozların   erken   ötmesiyle,   Beçinliler,   kaleyi   erken   teslim   etmek   zorunda   kalmışlar. Bu tarihten sonra Milas(Beçin) horozlarının erken ötmeye başladığı rivayet edilir. Bu   söylenti   tatlı   bir   halk   motifiyle   işlenmiştir.   Çünkü   halk,   Gazi   Ahmet   Bey’i   o   kadar sevmiştir    ki,    kendisine    bir    de    evliyalık    vermiştir.    Çevrede,    onun    “Beçin    Dedesi”    olarak adlandırılmasının bir nedeni bu olsa gerek. Coğrafyacı Strabon’dan Bir Efsane: Antik   çağda   İasos   halkı   geçimini   balıkçılıkla   sağlarmış.   İasoslular,   bunun   için   bir   balık pazarı   inşa   etmişler.   Bir   de,   balık   pazarına   balığın   geldiğini   duyurmak   için   çan   varmış.   Bir zamanlar   kenti   ziyaret   eden   bir   müzisyen,   amfi   tiyatro’da   bir   resital   vermiş.   Bu   resital   sırasında, balık   pazarının   çan   sesini   duyanlar   amfitiyatro’dan   koşarak   ayrılmışlar.   Sadece   yaşlı   bir   adam kalmış,   resitali   dinleyen.   Resitali   sonunda,   yaşlı   adama   yaklaşan   müzisyen,   “Size   çok   teşekkür ederim,   çan   çalınca   herkes   gitti,   sadece   siz   kaldınız!”   demiş.   “Neee!”   diye   haykırmış   yaşlı   adam, “Çan   mı   çaldı,   o   zaman   bana   da   müsaade…”   diyerek,   o   da,   koşar   adımlarla   oradan   uzaklaşmış. Meğerse adam sağırmış, çan sesini duyamadığı için orada kalmış… Milas’ın Abideleriyle İlgili İki Öykü: Antik   çağda,   Milas   mermerleriyle   ünlü   bir   kentti.   Şehrin,   hemen   eteklerinde   kurulduğu Sodra    dağında    pek    çok    mermer    ocakları    vardı.    Bu    nedenle,    Mylasa’daki    resmi    binalar    ve mabetler   mermerlerden   yapılmıştı.   Kent   adeta,   baştan   sona,   mermer   yapılarla   dolmuştu.   Bir rivayete   göre,   Pazar   yerine   gelen   bir   çalgıcı,   şehirde   gördüğü   bu   mermer   yapıların   çokluğundan ve   güzelliğinden   o   kadar   etkilenmiştir   ki,   “Dinleyin   ey   halk!”   diyeceği   yerde,   farkında   olmadan “Dinleyin ey mabetler!” dediği söylenir. Mermer yapılarlarla ilgili ikinci öykü şöyle: Zeus   Osogos,   Karialıların   deniz   tanrısıdır.   Yunan   dünyasının   Poseidon’u   ile   benzerlikler gösteren    bu    tanrının    ismi,    Zeus’la    birleştirilerek    Zenoposeidon    olarak    anılıyordu.    Günün birinde,   Dorion   isimli   bir   müzisyen   Mylasa’ya   gelir   ve   konaklayacak   bir   yer   arar.   Kalacak   bir   yer bulamayan   Dorion,   yakınlardaki   bir   tapınağın   merdivenlerine   oturur,   dinlenmeye   başlar.   Mabet bekçisi   o   sırada   temizlik   yapmaktadır.   Dorion,   ona,   tapınağın   hangi   tanrıya   ait   olduğunu   sorar. Bekçiden,    “Zenoposeidon”    yanıtını    alır.    Bunun    üzerine    Dorion    şöyle    der:    “Anlıyorum.    Bu mabetler    şehrinde    bile    ilahlar    çifter    çifter    oturduktan    sonra,    insanların    açıkta    kalmasına şaşmamalı…”

Milas Efe Ekibi

Davul - Zurna Kültürü

Milas Arastası

Efsaneleri

Geleneksel Sporlar

Milas’ta Yaşam Sürenler

Milas’ın Kültürü

GSM: +90.542.535 51 71   |   e-Posta: nctmilas@gmail.com
© Nevzat Çağlar Tüfekçi / Milas - 2017

Milas’ın Kültürü

Milas Efe Ekibi

www.milas.org.tr    
Facebook sayfamız yayına başladı.
EFSANELERİ Yunus Balığı ile Hermiyas’ın Öyküsü: Güllük   Körfezi   eski   adıyla   Mandalya   Körfezi   ilkçağlardan beri   önemini   yitirmeyen,   her   zaman   denizciliğin   ve   balık   ticaretinin merkezi   olan,   lezzetli   ve   çok   çeşitli   balıkların   yetiştiği   bir   körfezdir. İasos'taki   “Balık   Pazarı”   bunun   en   önemli   kanıtıdır.   Bu   yöreyle,   Güllük Körfeziyle     ilgili     olarak     çeşitli     söylenceler(efsaneler)     türetilmiştir. Bunlardan    birisi    de    Yunus    Balığı    ile    Hermiyas'ın    kardeşliği    ve dostluğudur. Bu    körfezin    ağzında    İasos    diye    bir    şehir    varmış,    eski zamanlarda.   İşte   bir   masal   anlatılır   bu   yöreyle   ilgili   olarak.   Efsane, dostluğun   yalnızca   insanla   insan   arasında   değil,   insanla   bir   başka canlı   arasında   da   kurulabileceğini   gösteren   çok   güzel   bir   örnektir   ve de duygu yüklüdür masal... Derler   ki,   Hermiyas   isminde   bir   çocuk   varmış   bu   yörede, bir   zamanlar.   Bu   çocuğun   anasından   başka   hiç   kimseciği   yokmuş. Ana-oğul,    birlikte,    kendilerine    göre    mutlu    bir    yaşam    sürerler    ve geçinip giderlermiş. Günün     birinde,     çocuğun     arkadaşları     denize     gitmek istemişler.   Hermias'ı   da   çağırmışlar.   Çocuk   can   atıyormuş   gitmek   için ama    anası    olmazlanmış    önce.    Çünkü    oğlu    gitti    mi    bir    kez,    geri dönemeyeceği   içine   doğmuş   kadının.   Ama   arkadaşları   Hermiyas   da gelsin    diye    öyle    üsteliyorlar,    Hermiyas    da    öyle    melül    ve    mahzun bakıyormuş      ki,      dayanamamış      kadının      ana      yüreği,      oğlunun üzülmesine...   “Peki,   madem   bu   kadar   çok   istiyorsun,   git   oğul”   demiş. “Ama    fazla    uzaklara    açılayım    deme,    Ege'dir    bu    hiç    belli    olmaz!” diyerek tembihlemeyi de unutmamış. Çocuklar    sevine    sevine    bırakmışlar    kendilerini    Ege'nin mavi   ılık   sularına.   Güle   oynaya   akşamı   etmişler.   Güneş   yavaş   yavaş çekilmeye   yüz   tutarken   çıkmışlar   denizden.   Çıkmışlar   ama   Hermiyas yokmuş   aralarında.   Zavallı   anacığının   korktuğu   başına   gelmiş   ve   bir ağıt tutturmuş, “Gitti yavrum, Hermiyas'ım!” diyerek... Balıkçılar      ağlarını      atmışlar      günlerce,      dalgıçlar      en derinlere    dalmışlar,    hiç    değilse    çocuğun    ölüsünü    olsun    bulmak umuduyla...     Ama     ne     ölüsü     ne     dirisi...     Hiçbir     haber     yokmuş çocuktan... Günün   birinde   balıkçının   biri   koşa   koşa   gelmiş   ve   soluk soluğa    konuşmuş;    “Ne    oldu    buna    böyle    acaba?”    diye    kendisine merakla bakanlara... “Bugün   hep   birlikte   denize   çıkmıştık   da   ben   biraz   sizden ayrılmıştım ya hani?” “Eee!” “İşte    Hermiyas'ı    gördüm    o    sırada.    Bir    yunus    balığının sırtındaydı.     Öylesine     mutlu,     öylesine     keyifli     görünüyorlardı     ki anlatamam   size.      Ama   ben   biraz   daha   yaklaşayım   da   çocuğu   sandala alayım    diye    düşünürken    ikisi    birden    daldılar    denize,    kayboldular gözden.” İnanan    olur,    inanmayan    olur...    Yine    de    ararlar    çocuğu    yeni baştan. Ama boşuna. Çocuğun en küçük izine bile rastlayamazlar... Derken,     hiç     akıllarına     getirmedikleri     bir     gün     kumsalda karşılaşıvermişler     Hermiyas'la.     Ama     ne     yazık     ki     karşılaştıkları, çocuğun    cansız    bedeniymiş.    Kumsalda    serilip    yatıyormuş    öylece. Yanıbaşında   da   dostu   yunus   balığı...   O   da   arkadaşı   gibi   cansızmış. Ama      her      ikisi      de      gülümsüyormuş      sanki.      Öylesine      mutlu görünüyorlarmış;      ölümde      de      birbirinden      ayrılmadıkları      için... Dünyanın   en   sevimli   yaratıklarından   biri   olan   yunus   balığı   her   zaman güler gibidir zaten... Derler     ki     bu     olaydan     sonra     İasos'taki     erkek     çocukların gymnasion’da    çalıştıktan    sonra    denize    girip    yıkanmaları    gelenek haline   gelmiş.   O   sırada   kıyıya   yanaşan   bir   yunus,   çocuklardan   birini sırtına   alıp   götürür,   biraz   gezdirdikten   sonra   çocuğu   yeniden   kıyıya getirir,   aldığı   yere   bırakırmış...   Anlatıldığına   göre,   bu   öyküden   çok etkilenen   Büyük   İskender,   o   çocuklardan   birini   alıp   Babil'e   götürmüş ve   oradaki   Poseidon   tapınağının   rahibi   yapmış.   İasosluların   İ.Ö.   3. yüzyılda   çıkarılan   paralarının   üstünde,   kolunu   yunus   balığının   sırtına atmış biçimde bir çocuğun resmi varmış... ENDYMİON EFSANESİ: Ay Tanrıçası Selene ile Çoban Endymion’un Aşkı Parlak ayın çevresinde sayısız yıldız Rüzgarsızken duru gökyüzü Nasıl yanarsa ışıl ışıl. Bütün doruklar, sivri kayalar ve çayırlar Nasıl serilirse göz önüne Gökler yırtılıp ta açılır Tekmil yıldızlar görünür Ferahlar yüreği çobanın. Endymion   efsanesi,   Homeros’un   bu   birkaç   dizesinden   doğmuş gibidir.   Ama   bu   efsanenin   asıl   kahramanı   eski   adıyla   Latmos,   bugün Beşparmak     diye     anılan     dağdır.     Beşparmak     dağının     eteğinde Menderes    nehri,    kendi    doğal    ortamında    akarak    binbir    dolanışla gümüşten    aylar    çizer.    Koca    nehir,    Bafa    Gölüne    ve    batıda    adalar denizine pırıl pırıl boşalır. Geceleri Bafa Gölü, tepsi dolu gümüştür.  Beşparmak   dağının   görkemi,   insan   hayalini   uzak   geçmişlere, kıtaları   sarsıp   dağları   birbirinin   üzerine   yığan   büyük   yer   sarsıntıları çağına   götürür.   Beş   doruğunu,   bir   elin   beş   parmağı   gibi   göğe   uzatan bir   dağa   bakarken   o   depremlerin   gürleyişini   duyar   gibi   olur   insan. Ama   ay   ışığı   bu   dağların   sertliğini   şeker   gibi   eritir   ve   çatık   kaşlarını çözer.   O   zaman   insan   bir   dünya   manzarası   değil,   yeryüzüne   paldır- küldür yığılmış bir cennet manzarası görmüş gibi olur insan.    Endymion,     Beşparmak     dağında     sürülülerini     otlatan     bir çobanmış.   Kavalından   başka   bir   varlığı   olmayan   yoksul   bir   çoban. Gündüz      kayadan      kayaya      hoplayıp-zıplayan      boynuzlu,      sakallı karakeçilerini     gözlermiş.     Yamacın     mis     kokulu     kekiklerini     yiyen sürülerinin   titrek   meleyişlerini   dinlerdi.   Kavalı,   onun   biricik   dostu   ve sırdaşıydı.   Dağlarda   yalnız   başına   yaşamın   verdiği   özgürlük,   açıklık duygusunu   da,   kalabalık   şehirlerde   oturan   hemcinslerine   özlemini söylemekle    kalmaz,    kara    dorukları    yeşil    çimenlerin,    bulut    bulut yapraklarıyla   sağa   sola   serpilmiş   ağaçların,   cıvıl   cıvıl   akan   suların   da seslerini duyururdu. Bu    ıssız    dağlarda    Endymion    ne    kavalını    üflerken,    ne    taze çayırın    üstüne    uzanıp    sere    serpe    uyurken;    kimsecikler    görmezdi onu…    Yalnız    ay    ışığı    görürdü,    onun    gürbüz    bedenini,    erkekçe güzelliğini.    Ay    tanrıçası    Selene,    Endymion’a    baka    baka    güzelliğini vermiş.    Her    gece    üzerine    eğilir,    gümüş    ışığıyla    ona    sarılıp    çayırın üstüne   yatırır,   kollarını   sevgilisine   açardı.   Selene,   gökte,   ne   zaman, nerede   doğarsa   doğsun   hemen   çobanına   koşar,   gövdesini   ışınlarıyla sarar, onu öperdi. Ne   var   ki   Selene,   bazı   gece   daha   çok,   bazı   gece   daha   az   kalırdı sevgilisinin    yanında.    Ayın    Endymion’la    hiç    birleşmediği    karanlık geceler   de   vardı.   Onlar   Beşparmakların   dorukları   gibi   kara,   korkulu bir    bekleyiş    içinde    geçerdi.    Ama    bu    bekleyiş    uzun    sürmez,    ilk    ay gökyüzünde    gözüktü    mü,    Endymion’la    Selene    gene    buluşurlar, denizden   yeni   çıkmış   balıklar   kadar   serin,   diri,   parıltılı   gövdelerini birbirlerine   değdirirlerdi.      Her   buluşmada   ilk   defa   buluşuyorlarmış gibi     olurlar,     hiç     tatmadıkları     bir     tadı     dudaklarında     eme     eme doyamazlardı.   Her   öpüşmede   gövdeleri   daha   da   aydınlanır,   tepeden tırnağa     ışık     kesilirdi.     Endymion’la     Selene     için     sevgi,     ışığın     ta kendisiydi. Ölümsüz      tanrılar,      kimi      zaman      insanların      mutluluğunu. Sevgiyle   insanların   bir   çeşit   ölümsüzlüğe   ermelerini,   tanrılara   denk gelmesini   istemezler   de   ondan.   Ama   tanrıların   tanrısı   Zeus,   Selene ile     Endymion’un     hep     yenilenen,     bitmez-tükenmez     sevgilerinden hoşlanmış,    Beşparmak    dağlarının    yoksul    çobanına    bir    armağan vermeyi   düşünmüş,   dile   benden   ne   dilersen   demiş   ona.   Endymion ne dilesin; ölümsüz bir uykuyla uyumayı dilemiş. O   gün   bu   gün,   Beşparmak   Dağı   dorukları   ay   ışığında   karlı   gibi ağarır.   Ulu   çamları,   uyuyan   ve   ışıklı   düşler   gören   insanlara   benzer. Nereden    geldiği    belirsiz    bir    esintiyle,    yapraklar    ürperir,    fısıldaşır zaman    zaman.    Ay    ışığı    göklere    parmak    uzatan    doruklardan    aşağı şarıltısı    gibi    şarıl    şarıl    akar.    Yamaçlarda    çobanların    yaktığı    ateşler mavi     mavi     tellenen     ince     dumanlar     salar.     Endymion’un     kavalı yankılanır   kayadan   kayaya…   Hep   aynı   sestir   o,   dağların   ıssızlığını, insanların   özlemini   söyler.   Ayın   çevresinde   yıldızlar   kıpırdaşır.   Gökler, sanki     yırtılmış,     açılmıştır.     Beşparmakların     Çobanı     Endymion’un ölümsüz mutluluğunu gözümüzle de görebiliriz. Kaynak: Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü Beçin Horozları Neden Erken Öter? Yaptığı   savaşlar   ve   deniz   seferleriyle   Milas   çevresinde   derin izler    bırakmış    olan    Ahmet    Gazi,    yüzyıllardan    beri    evliya    olarak adlandırılmaktadır.   Günümüzde   halkın,   “Beçin   Dedesi”   ismini   verdiği bu   büyük   savaşçı,   Evliya   Çelebi   tarafından,   “Derebeyi   Sultan”   olarak nitelendirilmektedir.   Türbesi;   mevlit,   adak,   yağmur   duası   ve   Hıdrellez gibi    nedenlerle    ziyaret    edilmektedir.    Menteşe    Beylerinin    içinde, Ahmet    Gazi’nin    halk    üzerinde    yarattığı    etki    o    kadar    büyüktür    ki, bugün   yörede   anlatılan   bir   efsane,   Beçin’in   fethini   ve   hatta   Milas’ın fethini ona maleder. Beçin,   Muğla-Milas   yolu   üzerinde,   Milas’a   5   km   uzaklıkta   200 metreyi bulan bir yükselti üzerinde kurulmuştur. Beçin   Kalesi   ilk   çağlarda   önemli   değildi.   Burasını   bir   rivayete göre   Menteşe   oğullarından   Gazi   Ahmet   Bey   fethetmiştir.      Çevrede Derebey   Sultan   olarak   da   ün   kazanan   Gazi   Ahmet   Bey,   Beçin   Kalesini Boğa    Yokuşu    denilen    taraftan    kuşatmıştı.    Kendilerini    iyi    savunan Beçinlilere    karşı,    Gazi    hile    yoluna    başvurmuş,    kale    içine    önce    bir boğa daha sonra da içerisi arı dolu bir kovan attırmıştı. Günlerdir     açlıktan     kıvranan     Beçin     halkı,     hemen     boğayı parçalamaya      başlamışlar…      Bir      süre      sonra      atılan      kovandan vızıldayarak   etin   üzerine   hücum   eden   arılar,   Beçinlileri   korkutmuş. Arıları    gören    halk,    “Türkler’in    sineği    bunlar,    kendileri    kimbilir    ne kadar    korkunçtur?”    diye    düşünmeye    başlamışlar.    Bu    sırada,    Gazi Ahmet   bey’den   teslim   olmaları   için   teklif   gelmiş.   Beçinliler,   teklifi, horozlar   ötünceye   kadar   düşüneceklerini   söylemişler.   Horozların   bir an   önce   ötmesini   arzulayan   Gazi   Ahmet   Bey,   tanrıya   yalvarmış.   Duası henüz    bitmişti    ki,    horozlar    ötmeye    başlamış.    Horozların    erken ötmesiyle,   Beçinliler,   kaleyi   erken   teslim   etmek   zorunda   kalmışlar. Bu   tarihten   sonra   Milas(Beçin)   horozlarının   erken   ötmeye   başladığı rivayet edilir. Bu   söylenti   tatlı   bir   halk   motifiyle   işlenmiştir.   Çünkü   halk,   Gazi Ahmet   Bey’i   o   kadar   sevmiştir   ki,   kendisine   bir   de   evliyalık   vermiştir. Çevrede,   onun   “Beçin   Dedesi”   olarak   adlandırılmasının   bir   nedeni   bu olsa gerek. Coğrafyacı Strabon’dan Bir Efsane: Antik     çağda     İasos     halkı     geçimini     balıkçılıkla     sağlarmış. İasoslular,    bunun    için    bir    balık    pazarı    inşa    etmişler.    Bir    de,    balık pazarına   balığın   geldiğini   duyurmak   için   çan   varmış.   Bir   zamanlar kenti   ziyaret   eden   bir   müzisyen,   amfi   tiyatro’da   bir   resital   vermiş.   Bu resital   sırasında,   balık   pazarının   çan   sesini   duyanlar   amfitiyatro’dan koşarak   ayrılmışlar.   Sadece   yaşlı   bir   adam   kalmış,   resitali   dinleyen. Resitali   sonunda,   yaşlı   adama   yaklaşan   müzisyen,   “Size   çok   teşekkür ederim,   çan   çalınca   herkes   gitti,   sadece   siz   kaldınız!”   demiş.   “Neee!” diye    haykırmış    yaşlı    adam,    “Çan    mı    çaldı,    o    zaman    bana    da müsaade…”    diyerek,    o    da,    koşar    adımlarla    oradan    uzaklaşmış. Meğerse adam sağırmış, çan sesini duyamadığı için orada kalmış… Milas’ın Abideleriyle İlgili İki Öykü: Antik    çağda,    Milas    mermerleriyle    ünlü    bir    kentti.    Şehrin, hemen    eteklerinde    kurulduğu    Sodra    dağında    pek    çok    mermer ocakları   vardı.   Bu   nedenle,   Mylasa’daki   resmi   binalar   ve   mabetler mermerlerden   yapılmıştı.   Kent   adeta,   baştan   sona,   mermer   yapılarla dolmuştu.   Bir   rivayete   göre,   Pazar   yerine   gelen   bir   çalgıcı,   şehirde gördüğü   bu   mermer   yapıların   çokluğundan   ve   güzelliğinden   o   kadar etkilenmiştir   ki,   “Dinleyin   ey   halk!”   diyeceği   yerde,   farkında   olmadan “Dinleyin ey mabetler!” dediği söylenir. Mermer yapılarlarla ilgili ikinci öykü şöyle: Zeus   Osogos,   Karialıların   deniz   tanrısıdır.   Yunan   dünyasının Poseidon’u     ile     benzerlikler     gösteren     bu     tanrının     ismi,     Zeus’la birleştirilerek     Zenoposeidon     olarak     anılıyordu.     Günün     birinde, Dorion   isimli   bir   müzisyen   Mylasa’ya   gelir   ve   konaklayacak   bir   yer arar.   Kalacak   bir   yer   bulamayan   Dorion,   yakınlardaki   bir   tapınağın merdivenlerine   oturur,   dinlenmeye   başlar.   Mabet   bekçisi   o   sırada temizlik    yapmaktadır.    Dorion,    ona,    tapınağın    hangi    tanrıya    ait olduğunu    sorar.    Bekçiden,    “Zenoposeidon”    yanıtını    alır.    Bunun üzerine    Dorion    şöyle    der:    “Anlıyorum.    Bu    mabetler    şehrinde    bile ilahlar    çifter    çifter    oturduktan    sonra,    insanların    açıkta    kalmasına şaşmamalı…”

Davul - Zurna Kültürü

Milas Arastası

Efsaneleri

Geleneksel Sporlar

Milas’ta Yaşam Sürenler

Diğer sayfalar için tıklayınız Diğer sayfalar için tıklayınız