GSM: 0.542.535 51 71   |   e-Posta:                     
© Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Milas - 2017 - 2018
www.milas.org.tr  

SÖZLÜ TARİH - 1

Konuk: Kazım BENCİK (İçme Köyü -  Milas)

Söyleşi: Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ

1328  

(1912)  

doğumluyum.  

Yani  

97  

yaşındayım.  

Eski  

adıyla  

Sepetçi  

yeni  

adıyla

İçme   

köyünde   

doğdum.   

Bu   

benim   

nüfus   

kâğıdımda   

yazan   

tarih.   

Eskiden,   

doğan

çocuklar  

hemen  

nüfusa  

yazdırılmazdı.  

Bazen  

1-2  

yıl,  

hatta  

daha  

fazla  

geç  

yazdırıldığı  

da

olurdu.   

Benimki   

de   

böyle   

olabilir.   

Ama   

nüfustaki   

yaşım   

bu…   

Yunan   

harbini(İstiklal

Savaşını)  

hatırlarım.  

Yunan  

o  

zaman  

İzmir’e  

çıkmış,  

Afyon’a  

doğru  

ilerlemişti.  

  

Aydın’a

kadar  

geldiler.  

Aydın’ı,  

Afyon’u  

yaktılar.  

O  

zaman  

Yörük  

Ali  

vardı.  

Demirci  

vardı.  

Bunlar

Efe,   

Efe…   

Bunlar   

Yunan’a   

karşı   

geldiler.   

Onların   

Aydın,   

Muğla   

tarafına   

ilerlemesini

durdurmaya   

çalıştılar.   

Bunlar   

Yunan’a   

ateş   

ederlerdi.   

Yunan,   

geçemedi   

oralardan

golece…  

Ben  

bu  

Efeleri  

görmedim  

emme  

adlarını  

çok  

duydum.  

Çok  

meşhur  

efelerdi

onlar  

o  

zaman.  

Yaptıkları  

hareketleri  

çok  

duydum.  

Ben  

hiçbir  

savaşa  

katılmadım.  

Zaten

yaşım o sıralar çok küçük. Yunan harbinde ben, 8-10 yaşındaydım.

 

İTALYANLARI HATIRLARIM

İtalyanların   

buraya   

geldiğini   

hatırlarım   

ben.   

O   

zaman   

çocuğum   

ben   

daha.

Başlarına  

giydikleri  

sivri  

bir  

fesleri  

vardı.  

Bizim  

köye  

gelirler;  

yumurta  

alırlar,  

tavuk

alırlardı.   

Bizden   

tosbağa   

(kağlumbağa),   

kurbağa   

alırlardı.   

Onlar   

kaplumbağanın,

kurbağanın  

yemeğini  

çok  

severlermiş.  

Bizim  

buralardaki  

köylerden  

hep  

bunları  

satın

alırlardı.  

Bize  

bunlar  

için  

iyi  

para  

verirlerdi.  

O  

zaman  

para  

nerdeee!...  

Bu  

bizim  

için  

o

zaman  

çok  

iyi  

paraydı…  

Paraları  

aldığımız  

zaman  

çok  

sevinirdik.  

  

Onlar  

burada  

bizlere,

hiç  

baskı  

uygulamadılar.  

Bize  

çok  

iyi  

davranırlardı.  

İtalyanların,  

Allah  

için  

hiç  

kimseye

bir   

kötülükleri   

dokunmadı.   

Senle   

ben   

gibi   

konuştular.   

Binaları,   

Milas’ta   

Yahudi

Mahallesindeydi.(YN:   

Hoca   

Bedrettin   

Mahallesi)   

Daha   

sonra   

Atatürk   

sürdü   

onları.

İstiklal    

Harbinden    

sonra,    

Atatürk    

burada    

ne    

kadar    

Yunan(Rum)    

varsa    

gitsin,

Yunanistan’da   

ne   

kadar   

Türk   

varsa   

gelsin   

dedi.   

Mesela   

Milas’ta   

bir   

Yunan(Rum)

Mahallesi  

vardı.  

Milas’taki  

Rumlara,  

Atatürk  

bir  

hafta  

izin  

verdi.  

Bir  

hafta  

içinde  

neyiniz

varsa   

satın,   

ondan   

sonra   

buradan   

gidin   

dedi.   

Rumlarla   

bizler   

alışveriş   

yapardık.

Onların   

bazılarını   

tanırım.   

Şu   

anda   

isimlerini   

hatırlamıyorum.   

Rumlar   

bağ-bahçe

işleriyle  

uğraşırlardı.  

Yapıcılık(inşaat  

işleri)  

yaparlardı.  

Un  

değirmenlerini  

çalıştırırlardı.

Bazıları  

başkalarının  

yanında  

amelelik  

yaparlardı.  

Ben  

Rumlar  

buradan  

gittiğinde  

12

yaşındaydım.(YN:   

Rumlar,   

Milas’tan,   

1924   

yılında   

Türk-Yunan   

Nüfus   

Mübadelesiyle

ayrıldılar.)

BEN ŞEHİT ÇOCUĞUYUM

Babam  

Çanakkale  

savaşına  

katılmış.  

5-6  

yıl  

askerlik  

yapmış.  

Babam  

savaşta  

12

yerinden  

yaralanmış.  

Babamın  

adı,  

Osman…  

O  

zaman  

soyadı  

yok  

tabi.  

Soyadı  

kanunu

daha  

sona  

çıktı.  

Atatürk  

çıkardı  

soyadı  

kanunu.  

Babam  

12  

yerinden  

yaralı,  

Bandırma’ya

çıkmış.  

Yanında,  

buradan  

Savran’dan  

bir  

arkadaşı  

varmış.  

Yemek  

yiyorlarmış.  

Yemek

yanında  

soğan  

yemek  

istemiş  

babam.  

Bizim  

Savranlı,  

“Enişte,  

sen  

endeki  

soğanı  

yeme!”

demiş.  

Babam  

soğanı  

yemiş,  

karnı  

bi  

şişmiş,  

hastaneye  

gitmiş,  

ölmüş…  

Hatta  

babamın

bir  

çavuş  

nişanı  

varmış,  

bana  

göndermiş  

o  

Savranlı’yla.  

  

Bunu  

benim  

oğlana  

takcesing

demiş.   

Ay-yıldızlı   

bir   

çavuş   

nişanı.   

Gümüşten.   

Üle   

ben   

onu   

bozdurup   

ta   

yüzük

yaptırmiyem  

mi?  

Nah  

kafa  

işte.  

Bizim  

köye  

o  

zaman  

bir  

demirci  

geldiydi.  

Bu  

nişanı  

ona

verdim,  

bana  

3-4  

dene  

yüzük  

yaptı.  

Senin  

anleceng,  

babamın  

bana  

gönderdiği  

çavuş

nişanı  

3-4  

dene  

gümüş  

yüzük  

oldu.  

Cahillik  

işte.  

Şimdiki  

aklım  

olsa  

ben  

hiç  

öle  

bişey

yaptırırmıyım?  

Sonadan  

çok  

pişman  

oldum  

hemme  

iş  

işten  

geçti,  

ne  

yapçeng  

gari?

Olan   

oldu   

bi   

kere.   

Sonadan   

çok   

üzüldüm   

bundan   

dolayı.   

Onun   

hatıra   

değeri   

çok

yüksekti.

İstiklal  

Harbi  

sırasında  

köyde  

insan  

kalmadı.  

Eli  

silah  

tutan  

gitti.  

Bu  

köyde,  

ölen

olduğu  

zaman  

kabir  

kazacak  

adam  

bile  

kalmadı.  

Köyde,  

yaşlılar,  

çocuklar  

ve  

kadınlar

kalmıştı.  

Mezarları  

güçlü-guvatlı  

kadınlar  

kazıyordu.  

O  

zaman  

hoca  

yok,  

su  

yok,  

ölenler

yıkanmadan duası okunmadan mezara konuluyordu. Defin işlerini kadınlar yapıyordu.

 

BİZİM BU OVADAKİ TOPRAKLARIN HEPSİ MURAT BEYİNDİ

Yunan  

harbi  

zamanında,  

bu  

ova  

sürülmedi.  

Kim  

sürcek  

tarlayı?  

Gadınların  

yapçe

iş  

değil  

bu…  

Bu  

tarlalar  

öleeee,  

boşu  

boşuna  

yattı  

durdu…  

Daha  

sonra  

burası  

çiftlik

oldu.  

Murat  

Beyin  

çiftliğiydi  

burası,  

Eskişarlı  

Murat  

Bey...  

Daha  

ilerisi  

Memet  

Beyin

çiftliğiydi.  

Murat  

Bey,  

Memet  

Beyin  

kızı  

Behiye  

Hanımla  

evlendi.  

Ondan  

sonra  

onun

topraklarını  

da  

kendi  

topraklarına  

kattı.  

Olduğu  

gibi  

bu  

ovayı  

ele  

geçirdi  

Murat  

Bey.  

Bu

Yaşyer  

ovası,  

şu  

taş  

kazılan  

yere  

kadar,  

Damlıboğaz  

yoluna  

kadar  

onundu.  

Yaşyer,

Avşar,   

Savran,   

Damlıboğaz,   

İçme,   

Ekinambarı   

köylerinin   

arazilerinin   

hepsi   

onundu.

Murat  

Bey,  

bu  

arazileri  

hep  

ortağa  

verirdi.  

100  

dolu  

buğday  

olsa,  

50’si  

onun,  

50’si  

onun.

Bizim   

buradan   

toprak   

almamız   

1950’den   

öncedir.   

   

1950’den   

önce   

Halk   

Partisinin

toprak  

reformu  

yaparak  

topraksız  

köylüleri,  

toprak  

sahibi  

yapacağı  

konuşuluyordu.

Bunu  

duyan  

Murat  

Bey,  

elindeki  

binlerce  

dönüm  

arazinin  

bedavaya  

gitmemesi  

için

topraklarını  

isteyen  

köylülere  

satmaya  

başladı.  

Murat  

Bey,  

korkudan  

hemen  

tarlalarını

ucuz-pahalı   

satmaya   

başladı.   

O   

zaman   

pamuk   

ta   

para   

etmişti.   

O   

zaman   

ortakçı

köylüler    

işledikleri    

tarlaları    

Murat    

Beyden    

satın    

aldılar.    

Bu,    

İsmet    

İnönü’nün

Cumhurbaşkanı  

olduğu  

zamandı.  

CHP  

toprak  

reformu  

yapmak  

isteyince,  

Beyler  

korktu

ve ellerindeki arazileri ucuz-pahalı demeden satmaya başladılar.

BİZ ESKİDEN AKDARI EKERDİK

Biz   

eskiden   

darı   

ekerdik,   

akdarı.   

O   

zamanlar   

pamuk   

pek   

bilinmiyordu.   

Daha

sonra  

pamuk  

ekmeye  

başladık  

biz  

bu  

tarlalara.  

Bunlar  

olgunlaştığı  

zaman  

tanelerin

bulunduğu  

darının  

kafasını  

keser,  

bunları  

bir  

harman  

yerine  

koyarız.  

Daha  

sonra  

3-4

atı  

birbirine  

çatarak(bağlayarak),  

harmanın  

üzerinde  

döndürmeye  

başlarız.  

O  

zamanlar

şimdiki  

gibi  

patoz,  

alet  

mi  

var?  

  

Atlar(beygirler)  

döndükçe,  

darı  

taneleri  

başaktan  

ayrılır.

Bir  

süre  

sonra  

atların  

çiğnemesiyle  

darı  

başakları  

toz  

haline  

gelirdi.  

Harmanı  

savurarak

darıları çuvallar doldururduk. Darıyı öğütür, ekmeğini yerdik. Fazlasını da satardık. 

Tarlalarımızı  

öküzlerle  

sürerdik.  

Herkesin  

evinin  

önünde  

bir  

çift,  

iki  

çift  

öküzü  

vardı.  

O

zaman  

sulama  

kanalları,  

su  

motorları  

olmadığı  

için  

tarlalarımızı  

sulayamazdık.  

Ama

zemin  

nemli-rutubetli  

olduğu  

için  

ektiklerimiz  

kemdi  

kendine  

büyürdü.  

  

Toprak  

kendi

verirdi   

mahsulü…   

Bazen   

sel   

bizim   

bu   

koca   

ovayı   

basardı.   

Sel,   

Sarıçay   

deresinin

taşmasıyla   

oluşurdu.   

Bu   

ova   

sudan   

dümdüz   

olurdu.   

Geçemezdik   

biz   

oralardan.

Dağdan(Sodra)  

giderdik  

Milas’a…  

Bu  

ovadaki  

kanal  

sonradan  

açıldı.  

Su  

kaynaklarından

çıkan sular, ovada kendine bir yol bularak denize akardı.

MİLAS’A SODRA’DAN GİDER-GELİRDİK

Eskiden  

cip,  

minibüs,  

taksi  

mi  

var?  

Eşeklerle  

Milas’a  

gider  

gelirdik.  

Eşeklere  

bir

dolu,  

iki  

dolu  

darı  

arıdır(yükler),  

yaveş  

yaveş  

dağdan  

aşarak  

Milas’a  

giderdik.  

Eskiden

şimdiki   

gibi   

yol   

yoktu.   

   

Buradan,   

doğru   

tepeye,   

tepeden   

aşağıya   

inerdik.   

Buradan

patika  

yoldan  

gider,  

Gümüşkesen  

anıtının  

yanına,  

Yahudi  

Mezarlığının  

olduğu  

yere

varırdık.  

Ordan  

da  

şehre  

inerdik.  

Bu  

yoldan  

gelir  

giderken  

karşımıza  

kaplan,  

sırtlan

çıkar diye çok korkardık…

Bizim   

Milas’a   

ulaşmamız   

hep   

bu   

şekilde   

olurdu.   

Ovadan   

bir   

yere   

gitmemiz

mümkün    

değil.    

Ova    

batak…    

Hayvanla-mayvanla    

gitmenin    

imkânı    

yok.    

Bizim

çevremizdeki  

köyler  

de  

buradan  

gider  

gelirdi,  

Milas’a.  

  

Biraz  

süpürge  

sararlar,  

ellerine

iki   

yoğurt   

bakırı(kovası)   

alırlar,   

biraz   

yumurta;   

hadi   

yavrum   

doğru   

pazara.   

Bizim

buranın   

süpürgesi   

meşhurdu.   

Burası   

eskiden   

bütün   

‘kovalık’tı.   

Yani   

çorak   

arazi.

Sürülüp  

ekilmeyen  

arazi  

demek;  

kovalık…  

Burada  

yetişen  

bir  

tür  

tohumlu  

bitki  

vardı.

Bundan  

güzel  

süpürge  

olurdu.  

Buna  

darı  

süpürgesi  

de  

denirdi.  

Geçimimiz  

buydu.  

Yani

süpürge  

yapıp-satmak.  

Bu  

süpürge  

işini  

buradaki  

bütün  

köyler  

yapardı;  

Savran,  

Yaşyer,

İçme,  

Damlıboğaz…  

Bu  

kovalıktan,  

her  

yerde  

vardı.  

Tuzlu  

suyun  

yarattığı  

bir  

çoraklıktır

bu.  

Buradaki  

sular  

hep  

yavandır.  

Süpürge,  

yumurta,  

yoğurt,  

peynir;  

bunlarla  

idare

olurduk,  

geçinirdik  

biz…  

Ben  

hiç  

süpürge  

örmedim  

ama  

eşim  

çok  

yaptı.  

Eşimin  

adı

Necibe... Onun öleli çok oldu; 13 sene. O yapardı süpürgeyi, ben satar gelirdim.

 

MİLAS PAZARI

Milas  

Pazarı,  

eskiden  

şu  

anda  

Arastapark  

denilen  

yerdeydi.  

Eskiden  

oraya  

haliçi,

balıkhane,  

kasaphane  

denirdi.  

Kasaphanesi  

de  

ordaydı,  

balıkhanesi  

de  

ordaydı.  

Sebze-

meyve  

de  

oradaydı.  

Hepsi  

ordaydı.  

Helva  

imalatçısı  

Alifer  

Helvacıoğlu’nun  

karşısındadır

bu  

yer.  

Pazar  

eskiden  

orada  

kurulurdu.  

Milas  

eskiden  

çok  

küçük  

bir  

yerdi.  

O  

pazar

idare  

ediyordu.  

1950-1960  

yıllarıydı  

o  

zaman.  

  

  

Şimdiki  

Salı  

Pazarının  

yeri,  

eskiden

çalılık  

bir  

yerdi.  

Karasuluk  

derlerdi  

oraya.  

Oralara  

tütün  

dikilirdi.  

Köylü  

pazara,  

çeşitli

yemeklik  

otlar,  

yumurta,  

yoğurt  

getirirdi.  

Yoğurtlar,  

çömleklerin  

içine  

çalınır(mayalanır),

öyle götürülürdü pazara. Otlar 10 guruş o zaman.

ÖNCE DARI EKTİK, SONRA PAMUK

Daha  

önceleri  

bu  

ova  

hep  

akdarıydı.  

Bizim  

burada  

ilk  

ziraatımız,  

akdarıydı.  

Sonra

pamuk   

oldu.   

Pamuk   

işine   

1950’den   

sonra   

başladık.   

Pamuk   

ekimine   

Menderes

hükümetteyken  

başladık.  

O  

zaman  

Söke  

ovası  

bile  

pamuktu  

hep.  

Pamuk,  

darıya  

göre

para  

etti.  

Ondan  

biraz  

yüzümüz  

güldü.  

O  

zaman  

burada  

evler  

hep  

toprak  

evdi.  

Yani

damları,   

çatıları/tavanları   

gereng   

toprak   

dediğimiz   

toprakla   

örtülmüştü.   

Bu   

toprak

beyaz  

renkliydi  

ve  

su  

geçirmezdi.  

Eskiden,  

kiremit  

yoktu  

zaten.  

  

  

Derman  

için  

bir  

tane

kiremitli  

ev  

yoktu.  

Pamuklardan  

para  

kazanmaya  

başlayınca,  

daha  

sonraları,  

kiremitli

evler   

yapılmaya   

başlanıldı.   

Ben   

pamuğunan   

adam   

oldum   

mesela.   

Çok   

çalışırdım.

Çalışmamın  

sonucunda  

95  

dönüm  

tarla  

aldım.  

Anadan  

babadan  

hiç  

bir  

şey  

yok  

zaten.  

  

 

Ben  

gupguru  

yere  

çubuk  

diktim;  

benim  

hiçbir  

şeyim  

yoktu.  

Gündeliğe  

giderdim.  

Önce

darı  

tarlalarında,  

sonra  

pamukta  

çalıştım.  

Böle  

böle  

biriktirdim  

ve  

malın-mülkün  

sahibi

oldum. Hacıya gittim. Hacıdan gelesi, bu tarlaları çocuklarımın arasında pay ettim.

MİLAS SOKAKLARININ AYDINLATILMASI

Eskiden   

Milas   

sokakları,   

sokak   

lambalarıyla   

aydınlatılırdı.   

Her   

sokakta   

tirsek

başlarında(köşe  

başlarında)  

direkler  

vardı  

ve  

her  

direkte  

de  

bir  

g