GSM: 0.542.535 51 71   |   e-Posta:                     
© Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Milas - 2017
www.milas.org.tr  

SÖZLÜ TARİH - 1

Konuk: Kazım BENCİK (İçme Köyü -  Milas)

Söyleşi: Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ

1328  

(1912)  

doğumluyum.  

Yani  

97  

yaşındayım.  

Eski  

adıyla  

Sepetçi  

yeni  

adıyla

İçme   

köyünde   

doğdum.   

Bu   

benim   

nüfus   

kâğıdımda   

yazan   

tarih.   

Eskiden,   

doğan

çocuklar  

hemen  

nüfusa  

yazdırılmazdı.  

Bazen  

1-2  

yıl,  

hatta  

daha  

fazla  

geç  

yazdırıldığı  

da

olurdu.   

Benimki   

de   

böyle   

olabilir.   

Ama   

nüfustaki   

yaşım   

bu…   

Yunan   

harbini(İstiklal

Savaşını)  

hatırlarım.  

Yunan  

o  

zaman  

İzmir’e  

çıkmış,  

Afyon’a  

doğru  

ilerlemişti.  

  

Aydın’a

kadar  

geldiler.  

Aydın’ı,  

Afyon’u  

yaktılar.  

O  

zaman  

Yörük  

Ali  

vardı.  

Demirci  

vardı.  

Bunlar

Efe,   

Efe…   

Bunlar   

Yunan’a   

karşı   

geldiler.   

Onların   

Aydın,   

Muğla   

tarafına   

ilerlemesini

durdurmaya   

çalıştılar.   

Bunlar   

Yunan’a   

ateş   

ederlerdi.   

Yunan,   

geçemedi   

oralardan

golece…  

Ben  

bu  

Efeleri  

görmedim  

emme  

adlarını  

çok  

duydum.  

Çok  

meşhur  

efelerdi

onlar  

o  

zaman.  

Yaptıkları  

hareketleri  

çok  

duydum.  

Ben  

hiçbir  

savaşa  

katılmadım.  

Zaten

yaşım o sıralar çok küçük. Yunan harbinde ben, 8-10 yaşındaydım.

 

İTALYANLARI HATIRLARIM

İtalyanların   

buraya   

geldiğini   

hatırlarım   

ben.   

O   

zaman   

çocuğum   

ben   

daha.

Başlarına  

giydikleri  

sivri  

bir  

fesleri  

vardı.  

Bizim  

köye  

gelirler;  

yumurta  

alırlar,  

tavuk

alırlardı.   

Bizden   

tosbağa   

(kağlumbağa),   

kurbağa   

alırlardı.   

Onlar   

kaplumbağanın,

kurbağanın  

yemeğini  

çok  

severlermiş.  

Bizim  

buralardaki  

köylerden  

hep  

bunları  

satın

alırlardı.  

Bize  

bunlar  

için  

iyi  

para  

verirlerdi.  

O  

zaman  

para  

nerdeee!...  

Bu  

bizim  

için  

o

zaman  

çok  

iyi  

paraydı…  

Paraları  

aldığımız  

zaman  

çok  

sevinirdik.  

  

Onlar  

burada  

bizlere,

hiç  

baskı  

uygulamadılar.  

Bize  

çok  

iyi  

davranırlardı.  

İtalyanların,  

Allah  

için  

hiç  

kimseye

bir   

kötülükleri   

dokunmadı.   

Senle   

ben   

gibi   

konuştular.   

Binaları,   

Milas’ta   

Yahudi

Mahallesindeydi.(YN:   

Hoca   

Bedrettin   

Mahallesi)   

Daha   

sonra   

Atatürk   

sürdü   

onları.

İstiklal    

Harbinden    

sonra,    

Atatürk    

burada    

ne    

kadar    

Yunan(Rum)    

varsa    

gitsin,

Yunanistan’da   

ne   

kadar   

Türk   

varsa   

gelsin   

dedi.   

Mesela   

Milas’ta   

bir   

Yunan(Rum)

Mahallesi  

vardı.  

Milas’taki  

Rumlara,  

Atatürk  

bir  

hafta  

izin  

verdi.  

Bir  

hafta  

içinde  

neyiniz

varsa   

satın,   

ondan   

sonra   

buradan   

gidin   

dedi.   

Rumlarla   

bizler   

alışveriş   

yapardık.

Onların   

bazılarını   

tanırım.   

Şu   

anda   

isimlerini   

hatırlamıyorum.   

Rumlar   

bağ-bahçe

işleriyle  

uğraşırlardı.  

Yapıcılık(inşaat  

işleri)  

yaparlardı.  

Un  

değirmenlerini  

çalıştırırlardı.

Bazıları  

başkalarının  

yanında  

amelelik  

yaparlardı.  

Ben  

Rumlar  

buradan  

gittiğinde  

12

yaşındaydım.(YN:   

Rumlar,   

Milas’tan,   

1924   

yılında   

Türk-Yunan   

Nüfus   

Mübadelesiyle

ayrıldılar.)

BEN ŞEHİT ÇOCUĞUYUM

Babam  

Çanakkale  

savaşına  

katılmış.  

5-6  

yıl  

askerlik  

yapmış.  

Babam  

savaşta  

12

yerinden  

yaralanmış.  

Babamın  

adı,  

Osman…  

O  

zaman  

soyadı  

yok  

tabi.  

Soyadı  

kanunu

daha  

sona  

çıktı.  

Atatürk  

çıkardı  

soyadı  

kanunu.  

Babam  

12  

yerinden  

yaralı,  

Bandırma’ya

çıkmış.  

Yanında,  

buradan  

Savran’dan  

bir  

arkadaşı  

varmış.  

Yemek  

yiyorlarmış.  

Yemek

yanında  

soğan  

yemek  

istemiş  

babam.  

Bizim  

Savranlı,  

“Enişte,  

sen  

endeki  

soğanı  

yeme!”

demiş.  

Babam  

soğanı  

yemiş,  

karnı  

bi  

şişmiş,  

hastaneye  

gitmiş,  

ölmüş…  

Hatta  

babamın

bir  

çavuş  

nişanı  

varmış,  

bana  

göndermiş  

o  

Savranlı’yla.  

  

Bunu  

benim  

oğlana  

takcesing

demiş.   

Ay-yıldızlı   

bir   

çavuş   

nişanı.   

Gümüşten.   

Üle   

ben   

onu   

bozdurup   

ta   

yüzük

yaptırmiyem  

mi?  

Nah  

kafa  

işte.  

Bizim  

köye  

o  

zaman  

bir  

demirci  

geldiydi.  

Bu  

nişanı  

ona

verdim,  

bana  

3-4  

dene  

yüzük  

yaptı.  

Senin  

anleceng,  

babamın  

bana  

gönderdiği  

çavuş

nişanı  

3-4  

dene  

gümüş  

yüzük  

oldu.  

Cahillik  

işte.  

Şimdiki  

aklım  

olsa  

ben  

hiç  

öle  

bişey

yaptırırmıyım?  

Sonadan  

çok  

pişman  

oldum  

hemme  

iş  

işten  

geçti,  

ne  

yapçeng  

gari?

Olan   

oldu   

bi   

kere.   

Sonadan   

çok   

üzüldüm   

bundan   

dolayı.   

Onun   

hatıra   

değeri   

çok

yüksekti.

İstiklal  

Harbi  

sırasında  

köyde  

insan  

kalmadı.  

Eli  

silah  

tutan  

gitti.  

Bu  

köyde,  

ölen

olduğu  

zaman  

kabir  

kazacak  

adam  

bile  

kalmadı.  

Köyde,  

yaşlılar,  

çocuklar  

ve  

kadınlar

kalmıştı.  

Mezarları  

güçlü-guvatlı  

kadınlar  

kazıyordu.  

O  

zaman  

hoca  

yok,  

su  

yok,  

ölenler

yıkanmadan duası okunmadan mezara konuluyordu. Defin işlerini kadınlar yapıyordu.

 

BİZİM BU OVADAKİ TOPRAKLARIN HEPSİ MURAT BEYİNDİ

Yunan  

harbi  

zamanında,  

bu  

ova  

sürülmedi.  

Kim  

sürcek  

tarlayı?  

Gadınların  

yapçe

iş  

değil  

bu…  

Bu  

tarlalar  

öleeee,  

boşu  

boşuna  

yattı  

durdu…  

Daha  

sonra  

burası  

çiftlik

oldu.  

Murat  

Beyin  

çiftliğiydi  

burası,  

Eskişarlı  

Murat  

Bey...  

Daha  

ilerisi  

Memet  

Beyin

çiftliğiydi.  

Murat  

Bey,  

Memet  

Beyin  

kızı  

Behiye  

Hanımla  

evlendi.  

Ondan  

sonra  

onun

topraklarını  

da  

kendi  

topraklarına  

kattı.  

Olduğu  

gibi  

bu  

ovayı  

ele  

geçirdi  

Murat  

Bey.  

Bu

Yaşyer  

ovası,  

şu  

taş  

kazılan  

yere  

kadar,  

Damlıboğaz  

yoluna  

kadar  

onundu.  

Yaşyer,

Avşar,   

Savran,   

Damlıboğaz,   

İçme,   

Ekinambarı   

köylerinin   

arazilerinin   

hepsi   

onundu.

Murat  

Bey,  

bu  

arazileri  

hep  

ortağa  

verirdi.  

100  

dolu  

buğday  

olsa,  

50’si  

onun,  

50’si  

onun.

Bizim   

buradan   

toprak   

almamız   

1950’den   

öncedir.   

   

1950’den   

önce   

Halk   

Partisinin

toprak  

reformu  

yaparak  

topraksız  

köylüleri,  

toprak  

sahibi  

yapacağı  

konuşuluyordu.

Bunu  

duyan  

Murat  

Bey,  

elindeki  

binlerce  

dönüm  

arazinin  

bedavaya  

gitmemesi  

için

topraklarını  

isteyen  

köylülere  

satmaya  

başladı.  

Murat  

Bey,  

korkudan  

hemen  

tarlalarını

ucuz-pahalı   

satmaya   

başladı.   

O   

zaman   

pamuk   

ta   

para   

etmişti.   

O   

zaman   

ortakçı

köylüler    

işledikleri    

tarlaları    

Murat    

Beyden    

satın    

aldılar.    

Bu,    

İsmet    

İnönü’nün

Cumhurbaşkanı  

olduğu  

zamandı.  

CHP  

toprak  

reformu  

yapmak  

isteyince,  

Beyler  

korktu

ve ellerindeki arazileri ucuz-pahalı demeden satmaya başladılar.

BİZ ESKİDEN AKDARI EKERDİK

Biz   

eskiden   

darı   

ekerdik,   

akdarı.   

O   

zamanlar   

pamuk   

pek   

bilinmiyordu.   

Daha

sonra  

pamuk  

ekmeye  

başladık  

biz  

bu  

tarlalara.  

Bunlar  

olgunlaştığı  

zaman  

tanelerin

bulunduğu  

darının  

kafasını  

keser,  

bunları  

bir  

harman  

yerine  

koyarız.  

Daha  

sonra  

3-4

atı  

birbirine  

çatarak(bağlayarak),  

harmanın  

üzerinde  

döndürmeye  

başlarız.  

O  

zamanlar

şimdiki  

gibi  

patoz,  

alet  

mi  

var?  

  

Atlar(beygirler)  

döndükçe,  

darı  

taneleri  

başaktan  

ayrılır.

Bir  

süre  

sonra  

atların  

çiğnemesiyle  

darı  

başakları  

toz  

haline  

gelirdi.  

Harmanı  

savurarak

darıları çuvallar doldururduk. Darıyı öğütür, ekmeğini yerdik. Fazlasını da satardık. 

Tarlalarımızı  

öküzlerle  

sürerdik.  

Herkesin  

evinin  

önünde  

bir  

çift,  

iki  

çift  

öküzü  

vardı.  

O

zaman  

sulama  

kanalları,  

su  

motorları  

olmadığı  

için  

tarlalarımızı  

sulayamazdık.  

Ama

zemin  

nemli-rutubetli  

olduğu  

için  

ektiklerimiz  

kemdi  

kendine  

büyürdü.  

  

Toprak  

kendi

verirdi   

mahsulü…   

Bazen   

sel   

bizim   

bu   

koca   

ovayı   

basardı.   

Sel,   

Sarıçay   

deresinin

taşmasıyla   

oluşurdu.   

Bu   

ova   

sudan   

dümdüz   

olurdu.   

Geçemezdik   

biz   

oralardan.

Dağdan(Sodra)  

giderdik  

Milas’a…  

Bu  

ovadaki  

kanal  

sonradan  

açıldı.  

Su  

kaynaklarından

çıkan sular, ovada kendine bir yol bularak denize akardı.

MİLAS’A SODRA’DAN GİDER-GELİRDİK

Eskiden  

cip,  

minibüs,  

taksi  

mi  

var?  

Eşeklerle  

Milas’a  

gider  

gelirdik.  

Eşeklere  

bir

dolu,  

iki  

dolu  

darı  

arıdır(yükler),  

yaveş  

yaveş  

dağdan  

aşarak  

Milas’a  

giderdik.  

Eskiden

şimdiki   

gibi   

yol   

yoktu.   

   

Buradan,   

doğru   

tepeye,   

tepeden   

aşağıya   

inerdik.   

Buradan

patika  

yoldan  

gider,  

Gümüşkesen  

anıtının  

yanına,  

Yahudi  

Mezarlığının  

olduğu  

yere

varırdık.  

Ordan  

da  

şehre  

inerdik.  

Bu  

yoldan  

gelir  

giderken  

karşımıza  

kaplan,  

sırtlan

çıkar diye çok korkardık…

Bizim   

Milas’a   

ulaşmamız   

hep   

bu   

şekilde   

olurdu.   

Ovadan   

bir   

yere   

gitmemiz

mümkün    

değil.    

Ova    

batak…    

Hayvanla-mayvanla    

gitmenin    

imkânı    

yok.    

Bizim

çevremizdeki  

köyler  

de  

buradan  

gider  

gelirdi,  

Milas’a.  

  

Biraz  

süpürge  

sararlar,  

ellerine

iki   

yoğurt   

bakırı(kovası)   

alırlar,   

biraz   

yumurta;   

hadi   

yavrum   

doğru   

pazara.   

Bizim

buranın   

süpürgesi   

meşhurdu.   

Burası   

eskiden   

bütün   

‘kovalık’tı.   

Yani   

çorak   

arazi.

Sürülüp  

ekilmeyen  

arazi  

demek;  

kovalık…  

Burada  

yetişen  

bir  

tür  

tohumlu  

bitki  

vardı.

Bundan  

güzel  

süpürge  

olurdu.  

Buna  

darı  

süpürgesi  

de  

denirdi.  

Geçimimiz  

buydu.  

Yani

süpürge  

yapıp-satmak.  

Bu  

süpürge  

işini  

buradaki  

bütün  

köyler  

yapardı;  

Savran,  

Yaşyer,

İçme,  

Damlıboğaz…  

Bu  

kovalıktan,  

her  

yerde  

vardı.  

Tuzlu  

suyun  

yarattığı  

bir  

çoraklıktır

bu.  

Buradaki  

sular  

hep  

yavandır.  

Süpürge,  

yumurta,  

yoğurt,  

peynir;  

bunlarla  

idare

olurduk,  

geçinirdik  

biz…  

Ben  

hiç  

süpürge  

örmedim  

ama  

eşim  

çok  

yaptı.  

Eşimin  

adı

Necibe... Onun öleli çok oldu; 13 sene. O yapardı süpürgeyi, ben satar gelirdim.

 

MİLAS PAZARI

Milas  

Pazarı,  

eskiden  

şu  

anda  

Arastapark  

denilen  

yerdeydi.  

Eskiden  

oraya  

haliçi,

balıkhane,  

kasaphane  

denirdi.  

Kasaphanesi  

de  

ordaydı,  

balıkhanesi  

de  

ordaydı.  

Sebze-

meyve  

de  

oradaydı.  

Hepsi  

ordaydı.  

Helva  

imalatçısı  

Alifer  

Helvacıoğlu’nun  

karşısındadır

bu  

yer.  

Pazar  

eskiden  

orada  

kurulurdu.  

Milas  

eskiden  

çok  

küçük  

bir  

yerdi.  

O  

pazar

idare  

ediyordu.  

1950-1960  

yıllarıydı  

o  

zaman.  

  

  

Şimdiki  

Salı  

Pazarının  

yeri,  

eskiden

çalılık  

bir  

yerdi.  

Karasuluk  

derlerdi  

oraya.  

Oralara  

tütün  

dikilirdi.  

Köylü  

pazara,  

çeşitli

yemeklik  

otlar,  

yumurta,  

yoğurt  

getirirdi.  

Yoğurtlar,  

çömleklerin  

içine  

çalınır(mayalanır),

öyle götürülürdü pazara. Otlar 10 guruş o zaman.

ÖNCE DARI EKTİK, SONRA PAMUK

Daha  

önceleri  

bu  

ova  

hep  

akdarıydı.  

Bizim  

burada  

ilk  

ziraatımız,  

akdarıydı.  

Sonra

pamuk   

oldu.   

Pamuk   

işine   

1950’den   

sonra   

başladık.   

Pamuk   

ekimine   

Menderes

hükümetteyken  

başladık.  

O  

zaman  

Söke  

ovası  

bile  

pamuktu  

hep.  

Pamuk,  

darıya  

göre

para  

etti.  

Ondan  

biraz  

yüzümüz  

güldü.  

O  

zaman  

burada  

evler  

hep  

toprak  

evdi.  

Yani

damları,   

çatıları/tavanları   

gereng   

toprak   

dediğimiz   

toprakla   

örtülmüştü.   

Bu   

toprak

beyaz  

renkliydi  

ve  

su  

geçirmezdi.  

Eskiden,  

kiremit  

yoktu  

zaten.  

  

  

Derman  

için  

bir  

tane

kiremitli  

ev  

yoktu.  

Pamuklardan  

para  

kazanmaya  

başlayınca,  

daha  

sonraları,  

kiremitli

evler   

yapılmaya   

başlanıldı.   

Ben   

pamuğunan   

adam   

oldum   

mesela.   

Çok   

çalışırdım.

Çalışmamın  

sonucunda  

95  

dönüm  

tarla  

aldım.  

Anadan  

babadan  

hiç  

bir  

şey  

yok  

zaten.  

  

 

Ben  

gupguru  

yere  

çubuk  

diktim;  

benim  

hiçbir  

şeyim  

yoktu.  

Gündeliğe  

giderdim.  

Önce

darı  

tarlalarında,  

sonra  

pamukta  

çalıştım.  

Böle  

böle  

biriktirdim  

ve  

malın-mülkün  

sahibi

oldum. Hacıya gittim. Hacıdan gelesi, bu tarlaları çocuklarımın arasında pay ettim.

MİLAS SOKAKLARININ AYDINLATILMASI

Eskiden   

Milas   

sokakları,   

sokak   

lambalarıyla   

aydınlatılırdı.   

Her   

sokakta   

tirsek

başlarında(köşe  

başlarında)  

direkler  

vardı  

ve  

her  

direkte  

de  

bir  

gaz  

lambası  

vardı.  

Bu

lambalar,  

akşam  

karanlık  

bastı  

mı  

yakılır,  

sabaha  

karşı  

söndürülürdü.  

Bu  

lambalar,

sokağı   

belli   

belirsiz   

aydınlatırdı.   

Böle   

elentrik-melentirik   

mi   

var   

o   

zamanlar.   

İşte

sokaklar,   

bu   

gaz   

lambalarıyla   

aydınlatılırdı.   

O   

zaman   

belediye   

başkanı   

Aktarların

Nazmi’ydi.  

(YN:  

Nazmi  

Akdeniz)  

Daha  

evveli  

Şevket  

Bey  

vardı.(YN:  

Şevket  

Gökbel)  

Şevket

Bey,  

Mısır’da  

valiymiş.  

Mısır  

Valiliği  

yapmış.  

Orayı  

İngilizler  

alınca,  

o  

buraya  

gelmiş.

Memet  

Beyin  

kızını  

aldı.  

Memet  

Bey,  

bu  

çiftliğin,  

ovanın  

sahibiydi.  

Onun  

iki  

kızı  

vardı.

Birisini  

Murat  

Bey  

aldı,  

diğerini  

de  

Şevket  

Bey…  

Murat  

Beyin  

hanımının  

adı  

Behiye,

Şevket   

Beyin   

hanımının   

adı   

Zeliha’ydı.   

Eskiden   

Belediye   

binası,   

şimdiki   

binanın

yerindeydi.  

Belen  

Camisinin  

yanındaki  

bina.  

Onun  

yanında  

tahıl  

pazarı,  

zahire  

pazarı

vardı. Orda biz darılarımızı satardık.

   

MİLAS YAHUDİLERİ

Yahudileri   

iyi   

tanırım.   

Hiç   

bilmemin   

ben   

Yahudileri.   

Hep   

onlarla   

alışveriş

yapardık.  

Onların  

çoğu  

manifaturacıydı,  

kuyumcuydu…  

Mesela  

manifaturacı  

Jack’ı  

çok

iyi  

tanırdım.(Yazarın  

Notu:  

Jack  

R.  

Levi)  

Jack,  

çok  

iyiydi.  

Paran  

var  

mı  

yok  

mu  

demezdi.

Ne   

istersek   

verirdi.   

Sonra   

gider   

borcumuzu   

öderdik.   

Hep   

veresiye   

alırdık.   

Ürün

satımında   

borcumuzu   

öderdik.   

Bizden   

senet-menet   

almazdı   

hiç…   

Yahudilerin   

çoğu

böyleydi.  

Bizim  

Türk  

esnaflar  

çok  

sertti,  

veresiye  

mal  

vermezlerdi.  

Bizden  

senet  

almak

isterlerdi.  

Biz  

de  

senet  

vermeye  

yanaşmazdık.  

Bizim  

için  

borç  

namustu.  

Kimse  

borcunu

ödememezlik  

yapmazdı.  

  

Soy  

ismi  

İsrail  

olanlar  

vardı  

tanıdıklarımdan.  

Bir  

Davi  

vardı.  

O

da  

altın  

satardı.  

Yahudiler,  

ucuz  

mal  

verirdi.  

Bizim  

Türklerden,  

nereye  

ucuz  

bi  

şey

alabiliyorsun?  

Bizim  

Türklerin  

eline  

geçtin  

mi,  

yandın.  

Bizim  

Türk  

esnaflarının  

fiyatları,

onlara  

göre  

yüksekti.  

Türk  

esnaflar,  

güvendikleri  

insanlara  

veresiye  

mal  

verirlerdi.  

Ama

bizim   

gibi   

çıkıntılara(garibanlara)   

hayatta   

veresiye   

bir   

şey   

vermezlerdi.   

Haftadan

haftaya  

Milas’a  

gittik  

mi,  

Yahudilerin  

yanına  

uğrardık.  

Onlarla  

konuşur,  

alacağımız  

bir

şey varsa onlardan alırdık. İhtiyaçlarımızı karşılardık. 

Bizim   

zamanımızda,   

Milas’ta   

sadece   

Ziraat   

Bankası   

vardı.   

Paramızı   

bankaya

yatırmaz,  

gider  

güvendiğimiz  

tüccara  

yatırırdık.  

Bankaya  

güvenmezdik.  

Paramızı  

onlara

emanet  

bırakırdık.  

Çaldırız-maldırız  

diye  

yanımızda  

para  

taşımaz;  

bunu  

güvendiğimiz

tüccara  

emanet  

bırakır,  

lazım  

olduğu  

zaman  

onlardan  

az  

az  

alırdık.  

Bu  

konuda  

hiç  

bi

sorun yaşamadık.

Bir  

keresinde  

ben,  

traktör  

alacak  

oldum.  

Gazlı  

ferguson  

bir  

traktör.  

Yatağan’da

ikinci  

el  

bir  

traktör  

varmış  

satılık.  

Ben,  

parayı  

emanet  

bıraktığım  

Jack’ın  

yanına  

gittim,

paramı  

istedim.  

Jack,  

“napyong  

parayı?”  

dedi.  

“Motor  

alcem”  

dedim,  

ben.  

“Nerde  

o

motor?”  

dedi.  

“Yatağan’da…”  

  

dedim  

ben.  

“Bene  

bak!  

Ben  

senin  

pareni  

hemen  

veririm.

Ama   

bu   

motor   

ekmeğini   

yemiş,   

sakın   

alma.   

Motor   

alceseng,   

ben   

sene   

yardımcı

olurum”  

dedi.  

Ben  

onu  

dinlemedim.  

Aldım  

ondan  

parayı.  

Gittim,  

aldım  

geldim  

traktörü.

Üleee,  

motoru  

aldığıma  

bi  

pişmanla  

oluvedim.  

İşe  

mi  

yaradı  

la…  

Çocukla,  

gider  

süre

gelir,   

motor   

bozulu.   

Tamir   

ettirirsin,   

gene   

bozulu.   

Motor   

bi   

türlü   

düzen   

tutmeyo.

Elimden  

çıkarınceye  

gadar,  

nele  

çektim  

bi  

bilsen.  

Yahudiyi  

dinlemediğime  

çok  

pişman

oldum.   

Valla,   

berbat   

oldum,   

berbat…   

O   

zaman   

köyde,   

ilk   

traktörü   

ben   

almıştım.   

 

1950’den sonra.

Yahudiler,  

akşam  

oldu  

mu,  

gün  

aştı  

mı  

ölülerini  

öyle  

gömerlerdi.  

Onların  

adeti

buymuş.   

Daha   

sonra   

Yahudilerin   

mezar   

taşlarını   

sökerek   

ev   

yapmışlar,   

bahçe

duvarlarında   

kullanmışlar.   

Yahudi   

Mezarlığı   

eskiden   

çok   

genişti.   

Goca   

meydanlıktı

mezarlık.

1949’DAN 1958’E KADAR MUHTARLIK YAPTIM

Ben  

1949  

yılından  

1958’e  

kadar  

köyde  

muhtarlık  

yaptım.  

O  

zaman  

köyün  

nüfusu

150  

kişiydi.  

Bene  

köylüler  

bu  

Halk  

Partili  

diye  

Adnan  

Akarca’ya  

şikâyet  

ettiler.  

Adnan

Akarca,  

DP  

İlçe  

başkanı  

o  

zaman.  

Adnan  

Akarca  

beni  

çağırdı,  

“Sen  

Halk  

Partili  

misin?”

diye  

sordu.  

Benim  

partiyle-martiyle  

işim  

yok  

dedim.  

Adnan  

Akarca,  

“ama  

öyle  

diyorlar”

dedi.   

Desinler   

dedim   

ben.   

İsteyen   

istediğini   

söyler   

dedim.   

Ben   

daha   

sonra   

onun

dükkânının  

önünden  

geçerken,  

“Halk  

Partiliii  

gel  

bakalım  

buraya”  

diye  

bana  

seslenirdi.

Adnan  

Bey  

daha  

sonra  

arı  

sokması  

sonucu  

öldü.  

Ama  

özümde  

Halk  

Partiliyim.  

Öyle

diyemiyorum,  

çünkü  

baskı  

yapıyorlar.  

O  

zaman  

Vatan  

Cephesi  

filan  

var.  

DP’liler,  

çok

baskı  

yapıyordu  

o  

zaman  

halk  

partililere.  

  

Daha  

sonra  

halk  

partili  

diye  

beni  

kaymakama

şikayet   

ettiler.   

Elimden   

mührü   

aldılar.   

Mührü   

birinci   

azaya   

teslim   

ettiler.   

Halk

Partililerin  

işi  

görülmezdi  

o  

zamanlar.  

Öyle  

kötü  

bir  

dönemdi  

o  

zaman.  

  

Eskiden  

parti

mücadelesinde  

kavga  

döğüş  

olurdu.  

Kavga  

döğüş  

kıyamet  

gibiydi.  

Buna  

sebep  

olan

Demokrat  

Partililerdi.  

DP’liler,  

Halk  

Partilileri  

hiç  

sevmezdi.  

Sanki  

karşılarında  

Yunan

cavırı varmış gibi davranırlardı.

 

 

BİZİM KÖYÜN ADI ESKİDEN SEPETÇİ’YDİ

Bizim  

köyün  

eskiden  

ismi  

Sepetçi’ydi.  

Sepet  

işiyle  

Çingeneler  

uğraşırdı.  

Bizim

köyün    

yakınındaymış    

bunlar.    

Köyün    

ismi    

onlardan    

dolayı    

Sepetçi    

olmuş.    

Ben

askerdeyken,  

sen  

nerelisin  

diye  

sorduklarında,  

ben  

Sepetçi’den  

deyince,  

sen  

Çingene

misin  

derlerlerdi  

bana.  

Gittiğimiz  

yerlerde,  

köyün  

isminden  

dolayı,  

bize,  

siz  

Çingene

misiniz  

diye  

sorarlardı.  

Ben  

köyün  

ismini  

İçme  

olarak  

değiştirttim.  

İçme  

ismi  

hoşuma

gitmişti.   

Aslında   

köyümüzde   

pınar   

yani   

su   

kaynağı   

çoktu.   

Sonradan   

neden   

köyün

ismini   

Pınar   

koymadım   

diye   

çok   

düşündüm.   

Bundan   

biraz   

da   

pişmanlık   

duydum

sonraları.

Hakkımda  

şikâyetler  

çoğalınca,  

istifa  

etmek  

için  

Kaymakamın  

karşısına  

çıktım.

Ben  

Kaymakama,  

“İstifa  

edeceğim”  

dedim.  

Kaymakam  

bana,  

“Sen  

Halk  

Partili  

misin?”

diye  

sordu.  

Benim  

Halk  

Partiyle  

işim  

yok  

dedim.  

Sen  

benim  

istifayı  

kabul  

ettin  

mi

dedim.   

Ettim   

dedi.   

Ben   

de   

böylece   

muhtarlığı   

bıraktım.   

İsmini   

hatırlamıyorum.

Aydın’da  

öldü  

o.  

Adı  

hoş  

bişeydi  

Aklımda  

kalmadı.  

(YN:  

Sözü  

edilen  

Kaymakam  

Mustafa

Uygur olabilir)

 

ARNAVUT DOKTOR SEZAİ NAFİZ ÇOMO’YU TANIRIM

Burada  

bir  

Memet  

eniştem  

vardı,  

hasta  

oldu.  

Bana,  

“Sezai  

doktoru  

bana  

getirin”

dedi.   

Eniştemin   

bir   

beygiri   

vardı,   

al   

bu   

atı,   

bana   

hemen   

Sezai   

doktoru   

getir   

dedi.

Bindim  

beygire,  

Sodra’nın  

üstünden,  

Gümüşkesen  

anıtının  

yanından  

Milas’a  

vardım.

Sezai  

doktorun  

yazıhanesine  

gittim.  

Şimdiki  

Kızılay’ın  

olduğu  

yerlerde,  

Sezayi  

doktorun

bir  

muayenehanesi  

vardı.  

Doktora  

durumu  

anlattım.  

“Doktor  

Bey,  

benim  

enişte  

var

hasta,  

sen  

bunu  

muayene  

et  

ge”  

dedim.  

Beygiri  

aldı,  

bindi,  

köye  

gitti.  

O  

gelesiye  

gada,

ben  

bekledim  

oralarda.  

Köye  

gitti  

geldi,  

Sezayi  

doktor.  

Köyde  

bi  

hasta  

daha  

varmış.

Onu  

da  

muayyene  

etmiş.  

Onun  

adı  

da  

Memet,  

onun  

adı  

da  

Memet;  

İkisinin  

de  

adı

Memet,  

senin  

anleceng.  

Bana  

dönerek,  

“Beriki  

Memet  

iyi  

ya,  

öbürkü  

Memet  

ölcek”

dedi.  

Beriki  

Memet  

dediği,  

benim  

eniştem.  

Nitekim  

benim  

eniştem  

iyileşti,  

öbürkü

Memet  

bir  

süre  

sonra  

öldü.  

  

Çok  

iyi  

doktordu.  

O  

zaman  

bir  

Servet  

(Akgün)  

doktor  

da

vardı.  

Başka  

doktor  

yoktu.  

Benim  

eniştemi  

muayyene  

ettiğinde  

gençti  

daha  

Sezayi

doktor.   

50   

yaşlarında   

filan   

vardı   

belki.   

Bu   

köyde   

herkese   

o   

bakardı.   

   

Doktorun,

eniştemi muayyene ettiği yıl, 1958-1960 olması lazım.

Doktor    

Sezayi,    

aynı    

zamanda    

siyasetle    

de    

uğraşıyordu.    

Halk    

Partisi    

ilçe

başkanıydı.  

DP’liler  

seçimi  

kazandıkları  

zaman,  

dairesinin(muayenehanesinin)  

yanında

davul-zurna  

çaldırırlardı.  

“Damba  

da  

damba,  

damba  

da  

damba”  

Davul  

çalanlar,  

orada

olanlar;  

körkütük  

sarhoş.  

Demokrat  

Partililer  

oraya  

gelenlere  

su  

gibi  

içki  

içirirlerdi.

Sezayi   

doktorun   

muayenesinin   

önünde   

toplanan   

kalabalık,   

“Kahrolsun   

Halk   

Parti,

Yaşasın  

Demokrat  

parti”  

diye  

bağırırlardı.  

Herkes  

zil-zurna  

sarhoş.  

Seçimlerde  

onu  

çok

rezil   

ettiler,   

çoookkk!..   

Halk   

Parti   

seçim   

kazanamazdı   

ama   

her   

seçimde   

onun

yazıhanesinin  

önünde  

bunlar  

yapılırdı.  

DP’liler,  

halk  

partili  

diye  

adamı  

çok  

rezil  

ettiler.

Ama   

o,   

onlardan   

hiçbir   

zaman   

korkmazdı.   

Sezayi   

Doktor   

bazen   

onları   

sopayla

kovalardı.  

Hiç  

korkmazdı.  

Kapısının  

önünde  

davul  

çalanlar  

hastalandığı  

zaman  

ona

giderlerdi.  

O,  

onların  

kendisine  

yaptıklarına  

rağmen  

gene  

onları  

muayyene  

etmekten

de  

geri  

kalmazdı.  

Doktorluğunu  

herkes  

için  

uygulardı.  

Daha  

sonra  

hasta  

olarak  

yanına

gelenlere,  

“oğlum  

bunlar  

sizleri  

kandırıyor,  

inanmayın  

bunlara,  

peşlerinden  

gitmeyin

bunların”  

derdi.  

Sezayi  

doktor  

doğru  

bildiğinden  

hiç  

şaşmazdı.  

Dobracı  

bir  

insandı.  

Her

seçimde, kaybedeceğini bilse bile seçimi kazanacakmış gibi koşturur, çalışırdı…

İNÖNÜ MİLAS’A GELDİ

Hacı   

İlyas   

meydanında   

bir   

toplantı   

yaptık.   

O   

zaman   

İsmet   

İnönü   

gelmişti.

Partililer  

İnönü’yü  

omuzlarına  

aldı,  

meydanda  

dolaştırdılar.  

O  

zaman  

Mualla  

Akarca,

Halk  

Partiden  

milletvekili  

oldu.  

Meydan  

doluydu.  

DP’liler  

kenarda  

bizi  

seyrediyorlar.

Kös  

kös  

bakıyorlar  

meydandakilere.  

Tabi  

o  

zaman  

iki  

rakip  

parti  

var;  

biri  

DP,  

diğeri  

Halk

Parti.

HACI İLYAS MAHALLESİ ESKİDEN KABİRLİKTİ

Hacı  

İlyas  

Mahallesinde  

eskiden  

kabirlikti(mezarlıktı).  

Ben  

ordan,  

Yusufça  

köyüne

su  

değirmenine  

tahıl  

götürürdüm.  

Yol,  

mezarlığın  

yanından  

geçerdi.  

Ben  

de  

ordan

eşekle  

değirmene  

gider  

gelirdim.  

  

  

O  

zaman  

Yusufça  

köyünde  

3  

dene  

su  

değirmeni

vardı.   

Biz   

oraya   

senelerce   

gittik   

geldik.   

Değirmene   

giderken,   

Yahudi   

Mezarlığın

yanından,  

Milas’ın  

içinden  

o  

mezarlığın  

kıyısından  

geçerdim.  

Bu  

mezarlıkta  

çok  

sayıda

minmeç(menengeç)  

ağacı  

vardı.  

Orda  

çok  

yaşlı,  

gövdesi  

kalın  

minmeçler  

vardı.  

Hacı

İlyas  

Meydanı  

çok  

genişti  

o  

zaman.  

Tet-tük  

evler  

vardı.  

Evlerin  

arası  

çok  

seyrekti.  

Şimdi

oralar hep bina oldu.

ALMANLAR SODRA’DAN MADEN ÇIKARDILAR

Almanlar  

geldi  

buraya  

ve  

Sodra’dan  

demir  

madeni  

çıkardılar.  

En  

tepede.  

Uzun

süre    

çalıştılar    

burada.    

Buradan    

çıkan    

madeni    

gemilerle    

Güllük’ten    

başka    

yere

götürürlerdi.  

Nereye  

götürürlerdi,  

bilmen.  

Almanlar  

harbe  

girince,  

buradan  

ayrıldılar.

O demir madeni çıkarılan ocaklar ölece kaldı.

İstanköylüler  

buralarda  

kireç  

ocakları  

çalıştırdı.  

Bizim  

insanlar  

bilmezdi  

böyle  

şeyleri.

Nüfus   

değişimiyle   

gelen   

Giritliler,   

İstanköylüler   

buralarda   

çok   

sayıda   

kireç   

ocağını

işlettiler.

BU DAĞDA KAPLANLAR YAŞARDI

Sodra   

dağı   

eskiden   

de   

böyleydi.   

Yani   

çok   

ağaçlık   

değildi.   

Burada   

bir   

kaplan

yaşardı.  

Köyün  

yanına  

kadar  

sokulur,  

böğürürdü.  

Güpe  

gündüz  

gelirdi.  

Yanına  

kim

yanaşabilyo,   

korkudan…   

İnekleri-danaları   

biz   

eskiden   

dağa   

salardık.   

Onlar   

orada

otlanırdı.   

Zaman   

zaman   

hayvan   

sayımız   

eksilirdi.   

Biz   

bunları,   

kaplanın   

yediğini

düşünürdük.    

Kaplan    

bizim    

çok    

malımızı    

yedi.    

Kaplanı    

öldürmeye    

de    

cesaret

edemezdik,  

korkardık  

ondan.  

Canavarlar(kurtlar)  

vardı.  

Onlar  

ailesiyle,  

sürüyle  

gezerdi.

Bunlar  

bizim  

kaç  

tane  

hayvanımızı  

yedi.  

  

Sırtlanlar  

vardı.  

Onlar  

da  

tavukları  

yerdi.

Eskiden buraları çok güvenli, tekin yerler değildi.

 

ESKİDEN İNSANLAR DAHA SAYGILIYDI

Eskiden  

insanlar  

birbirlerine  

karşı  

daha  

saygılı,  

daha  

samimiydiler.  

Şimdi  

öyle  

mi

ya?   

Şimdi   

barbarlık   

var,   

şimdi   

insanlar   

birbirini   

çekemiyor.   

Kıskançlık   

var.   

Eskiden

kimsenin,   

kimsenin   

malında-mülkünde   

gözü   

olmazdı.   

Şimdi   

öyle   

mi,   

ya?   

Eskiden

misafir   

severlik   

vardı.   

Adam   

seni   

evine   

çağırır,   

kahve   

pişirir,   

ikram   

ederdi.   

Şimdi

nerdeeee!  

Eskiden  

saygı  

sevgi  

daha  

çoktu.  

Şimdi  

nerdeee,  

bunlardan  

eser  

yok  

şimdi.

Şimdi  

herkes  

ben  

diyor,  

başka  

bir  

şey  

bilmiyor.  

Yakınlık  

yok  

şimdi.  

Düğünler  

eskiden

bir hafta sürerdi. Salı başlardı.

OKUMAYI ASKERDE ÖĞRENDİM

Bizim  

köyde  

okul  

yoktu.  

Çocukların  

hiçbiri  

okula  

gitmedi  

o  

zaman.  

Bizler  

askerde

öğrendik   

okuma-yazmayı.   

Buralarda   

hiç   

okul   

yoktu.   

Bi   

Milas’ta   

vardı   

okul.   

Kudreti

olanlar    

Milas’ta    

okutuyordu    

çocuğunu.    

O    

da,    

tek-tük.    

Okul    

60’larda    

yapıldı.

Kerestelerini dağdan at ve eşeklerle çektik buraya. Okul yapımında kullanıldı bunlar.

Eskiden  

burada  

her  

taraf  

tatlı  

suydu.  

Su,  

şeker  

gibi…  

Su  

sonradan  

yavanlandı,  

bozuldu.

Toprak tuzlanınca, ekilenlerin verimi düştü.

BEN GİRİTLİLERİN YANINDA ÇALIŞTIM

 

Giritliler,   

Yunanlılar(Rumlar)   

buradan   

gidince   

onların   

yerine   

geldiler.   

Onlar

sürgün  

geldi  

buraya.  

Ben  

o  

zaman  

fakir  

bir  

insandım.  

Ben  

onlardan  

birisinin  

yanında

bir  

sene  

bedel  

durdum.  

Onun  

bahçesi  

vardı,  

bahçesinde  

çalışırdım.  

Bir  

sene,  

100  

liraya

hizmat   

ettim.   

Yanında   

çalıştığım   

Giritlinin   

ismi   

Ahmet’ti.   

   

Devlet   

onlara   

o   

zaman,

Girit’teki  

mallarına  

karşılık  

olarak  

buradan  

ev  

ve  

arazi  

verdi.  

Giritli  

Arif  

vardı.  

Onun

eniştesiydi  

bu  

Ahmet.  

Orada  

bahçesi  

olana  

buradan  

bahçe,  

dükkânı  

olana  

buradan

dükkân verdiler.

BATAKLIĞI BEN KURUTTUM

Burada  

eskiden  

bir  

bataklık  

vardı.  

Sivrisinek  

yatağıydı  

orası.  

Burada  

sinekten

geçilmezdi.   

Sıtma   

çok   

olurdu   

burada.   

Bir   

gün   

köye   

bir   

doktor   

geldi.   

Bu   

bataklığı

kurutsana  

muhtar  

dedi  

bana.  

“Ben  

nası  

gurutcem  

onu  

doktur  

bey”,  

dedim.  

Ben  

sana

bir  

fidan  

ismi  

yazarım  

gider  

onu  

alır,  

dikersin.  

Ağaçlar  

büyüdükçe,  

o  

bataklık  

kurur

dedi.  

Bu  

dikeceğin  

fidanlar  

büyümek  

için  

günde  

7  

kilo  

su  

çeker  

dedi.  

Bana  

o  

fidanın

ismini  

yazvedi,  

gittim  

belediyeye,  

aldım  

geldim  

o  

fidandan.  

Buna  

sulfotu  

ağacı  

diyorlar.

Aldım   

geldim   

o   

fidanlardan   

çokca,   

imeceyle   

köylüye   

diktirdim.   

Bu   

ağaçlar   

sonra

kocaman  

ağaçlar  

haline  

geldi.  

Bataklık  

kurudu  

bu  

sayede.  

Bi  

vakit  

sona,  

muhtarın  

biri

bunları   

iyi   

paraya   

sattı.   

Bir   

süre   

sonra   

ağaçların   

kökünde   

kalan   

palandızla(filizler)   

 

büyüdüler,   

gene   

goca   

ağaç   

oldular.   

Onlar   

da   

daha   

sonra   

iyi   

parayla   

satıldı.   

Köy

sandığına gelir oldu.

BU OVADA BALIK, ÖRDEK ÇOKTU

Bizim  

ovada  

su  

çoktu.  

Sazlık,  

bataklık  

çoktu.  

Bu  

ovada  

balık,  

ördek,  

her  

çeşit  

kuş

çoktu.  

Bir  

kuş  

cennetiydi  

burası.  

  

Meke  

dolu  

çayda.  

Sürüyle  

uçarlardı.  

Bi  

uçtular  

mı,

“Hurrrrr….”  

Sürüyle  

uçarlardı.  

Bu  

ovanın  

üzeri,  

kuş  

sürüsünden  

geçilmezdi.  

Zaman

geçtikçe  

bunlar  

azaldı.  

Bazıları  

başka  

yerlere  

göç  

etti.  

Ördeğin  

küçüğüne  

civil  

denirdi.

Civil  

ördekler  

de  

uçtu  

mu,  

“Hürrrr…”  

diye  

ses  

çıkarırlardı.  

Kanat  

çırpışlarından  

bu  

şekil

bir ses çıkardı.

Ali SAĞIROĞLU

DİĞER YAZILAR

GSM: +90.542.535 51 71   |   e-Posta: nctmilas@gmail.com
© Nevzat Çağlar Tüfekçi / Milas - 2017

SÖZLÜ TARİH - 1

Konuk: Kazım BENCİK (İçme Köyü -  Milas)

Söyleşi: Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ

1328  

(1912)  

doğumluyum.  

Yani  

97  

yaşındayım.  

Eski

adıyla  

Sepetçi  

yeni  

adıyla  

İçme  

köyünde  

doğdum.  

Bu  

benim

nüfus   

kâğıdımda   

yazan   

tarih.   

Eskiden,   

doğan   

çocuklar

hemen  

nüfusa  

yazdırılmazdı.  

Bazen  

1-2  

yıl,  

hatta  

daha  

fazla

geç  

yazdırıldığı  

da  

olurdu.  

Benimki  

de  

böyle  

olabilir.  

Ama

nüfustaki    

yaşım    

bu…    

Yunan    

harbini(İstiklal    

Savaşını)

hatırlarım.   

Yunan   

o   

zaman   

İzmir’e   

çıkmış,   

Afyon’a   

doğru

ilerlemişti.  

  

Aydın’a  

kadar  

geldiler.  

Aydın’ı,  

Afyon’u  

yaktılar.  

O

zaman   

Yörük   

Ali   

vardı.   

Demirci   

vardı.   

Bunlar   

Efe,   

Efe…

Bunlar  

Yunan’a  

karşı  

geldiler.  

Onların  

Aydın,  

Muğla  

tarafına

ilerlemesini   

durdurmaya   

çalıştılar.   

Bunlar   

Yunan’a   

ateş

ederlerdi.   

Yunan,   

geçemedi   

oralardan   

golece…   

Ben   

bu

Efeleri  

görmedim  

emme  

adlarını  

çok  

duydum.  

Çok  

meşhur

efelerdi  

onlar  

o  

zaman.  

Yaptıkları  

hareketleri  

çok  

duydum.

Ben   

hiçbir   

savaşa   

katılmadım.   

Zaten   

yaşım   

o   

sıralar   

çok

küçük. Yunan harbinde ben, 8-10 yaşındaydım.

 

İTALYANLARI HATIRLARIM

İtalyanların  

buraya  

geldiğini  

hatırlarım  

ben.  

O  

zaman

çocuğum   

ben   

daha.   

Başlarına   

giydikleri   

sivri   

bir   

fesleri

vardı.   

Bizim   

köye   

gelirler;   

yumurta   

alırlar,   

tavuk   

alırlardı.

Bizden    

tosbağa    

(kağlumbağa),    

kurbağa    

alırlardı.    

Onlar

kaplumbağanın,    

kurbağanın    

yemeğini    

çok    

severlermiş.

Bizim  

buralardaki  

köylerden  

hep  

bunları  

satın  

alırlardı.  

Bize

bunlar  

için  

iyi  

para  

verirlerdi.  

O  

zaman  

para  

nerdeee!...  

Bu

bizim   

için   

o   

zaman   

çok   

iyi   

paraydı…   

Paraları   

aldığımız

zaman   

çok   

sevinirdik.   

   

Onlar   

burada   

bizlere,   

hiç   

baskı

uygulamadılar.  

Bize  

çok  

iyi  

davranırlardı.  

İtalyanların,  

Allah

için  

hiç  

kimseye  

bir  

kötülükleri  

dokunmadı.  

Senle  

ben  

gibi

konuştular.   

Binaları,   

Milas’ta   

Yahudi   

Mahallesindeydi.(YN:

Hoca  

Bedrettin  

Mahallesi)  

Daha  

sonra  

Atatürk  

sürdü  

onları.

İstiklal     

Harbinden     

sonra,     

Atatürk     

burada     

ne     

kadar

Yunan(Rum)  

varsa  

gitsin,  

Yunanistan’da  

ne  

kadar  

Türk  

varsa

gelsin  

dedi.  

Mesela  

Milas’ta  

bir  

Yunan(Rum)  

Mahallesi  

vardı.

Milas’taki   

Rumlara,   

Atatürk   

bir   

hafta   

izin   

verdi.   

Bir   

hafta

içinde  

neyiniz  

varsa  

satın,  

ondan  

sonra  

buradan  

gidin  

dedi.

Rumlarla  

bizler  

alışveriş  

yapardık.  

Onların  

bazılarını  

tanırım.

Şu    

anda    

isimlerini    

hatırlamıyorum.    

Rumlar    

bağ-bahçe

işleriyle   

uğraşırlardı.   

Yapıcılık(inşaat   

işleri)   

yaparlardı.   

Un

değirmenlerini   

çalıştırırlardı.   

Bazıları   

başkalarının   

yanında

amelelik   

yaparlardı.   

Ben   

Rumlar   

buradan   

gittiğinde   

12

yaşındaydım.(YN:    

Rumlar,    

Milas’tan,    

1924    

yılında    

Türk-

Yunan Nüfus Mübadelesiyle ayrıldılar.)

BEN ŞEHİT ÇOCUĞUYUM

Babam   

Çanakkale   

savaşına   

katılmış.   

5-6   

yıl   

askerlik

yapmış.  

Babam  

savaşta  

12  

yerinden  

yaralanmış.  

Babamın

adı,  

Osman…  

O  

zaman  

soyadı  

yok  

tabi.  

Soyadı  

kanunu  

daha

sona    

çıktı.    

Atatürk    

çıkardı    

soyadı    

kanunu.    

Babam    

12

yerinden    

yaralı,    

Bandırma’ya    

çıkmış.    

Yanında,    

buradan

Savran’dan  

bir  

arkadaşı  

varmış.  

Yemek  

yiyorlarmış.  

Yemek

yanında    

soğan    

yemek    

istemiş    

babam.    

Bizim    

Savranlı,

“Enişte,   

sen   

endeki   

soğanı   

yeme!”   

demiş.   

Babam   

soğanı

yemiş,   

karnı   

bi   

şişmiş,   

hastaneye   

gitmiş,   

ölmüş…   

Hatta

babamın    

bir    

çavuş    

nişanı    

varmış,    

bana    

göndermiş    

o

Savranlı’yla.  

  

Bunu  

benim  

oğlana  

takcesing  

demiş.  

Ay-yıldızlı

bir  

çavuş  

nişanı.  

Gümüşten.  

Üle  

ben  

onu  

bozdurup  

ta  

yüzük

yaptırmiyem   

mi?   

Nah   

kafa   

işte.   

Bizim   

köye   

o   

zaman   

bir

demirci   

geldiydi.   

Bu   

nişanı   

ona   

verdim,   

bana   

3-4   

dene

yüzük   

yaptı.   

Senin   

anleceng,   

babamın   

bana   

gönderdiği

çavuş   

nişanı   

3-4   

dene   

gümüş   

yüzük   

oldu.   

Cahillik   

işte.

Şimdiki  

aklım  

olsa  

ben  

hiç  

öle  

bişey  

yaptırırmıyım?  

Sonadan

çok  

pişman  

oldum  

hemme  

iş  

işten  

geçti,  

ne  

yapçeng  

gari?

Olan  

oldu  

bi  

kere.  

Sonadan  

çok  

üzüldüm  

bundan  

dolayı.

Onun hatıra değeri çok yüksekti.

İstiklal  

Harbi  

sırasında  

köyde  

insan  

kalmadı.  

Eli  

silah

tutan   

gitti.   

Bu   

köyde,   

ölen   

olduğu   

zaman   

kabir   

kazacak

adam   

bile   

kalmadı.   

Köyde,   

yaşlılar,   

çocuklar   

ve   

kadınlar

kalmıştı.    

Mezarları    

güçlü-guvatlı    

kadınlar    

kazıyordu.    

O

zaman    

hoca    

yok,    

su    

yok,    

ölenler    

yıkanmadan    

duası

okunmadan   

mezara   

konuluyordu.   

Defin   

işlerini   

kadınlar

yapıyordu.

 

BİZİM   

BU   

OVADAKİ   

TOPRAKLARIN   

HEPSİ   

MURAT

BEYİNDİ

Yunan   

harbi   

zamanında,   

bu   

ova   

sürülmedi.   

Kim

sürcek   

tarlayı?   

Gadınların   

yapçe   

iş   

değil   

bu…   

Bu   

tarlalar

öleeee,  

boşu  

boşuna  

yattı  

durdu…  

Daha  

sonra  

burası  

çiftlik

oldu.   

Murat   

Beyin   

çiftliğiydi   

burası,   

Eskişarlı   

Murat   

Bey...

Daha   

ilerisi   

Memet   

Beyin   

çiftliğiydi.   

Murat   

Bey,   

Memet

Beyin   

kızı   

Behiye   

Hanımla   

evlendi.   

Ondan   

sonra   

onun

topraklarını   

da   

kendi   

topraklarına   

kattı.   

Olduğu   

gibi   

bu

ovayı  

ele  

geçirdi  

Murat  

Bey.  

Bu  

Yaşyer  

ovası,  

şu  

taş  

kazılan

yere   

kadar,   

Damlıboğaz   

yoluna   

kadar   

onundu.   

Yaşyer,

Avşar,   

Savran,   

Damlıboğaz,   

İçme,   

Ekinambarı   

köylerinin

arazilerinin   

hepsi   

onundu.   

Murat   

Bey,   

bu   

arazileri   

hep

ortağa  

verirdi.  

100  

dolu  

buğday  

olsa,  

50’si  

onun,  

50’si  

onun.

Bizim  

buradan  

toprak  

almamız  

1950’den  

öncedir.  

  

1950’den

önce   

Halk   

Partisinin   

toprak   

reformu   

yaparak   

topraksız

köylüleri,    

toprak    

sahibi    

yapacağı    

konuşuluyordu.    

Bunu

duyan    

Murat    

Bey,    

elindeki    

binlerce    

dönüm    

arazinin

bedavaya    

gitmemesi    

için    

topraklarını    

isteyen    

köylülere

satmaya   

başladı.   

Murat   

Bey,   

korkudan   

hemen   

tarlalarını

ucuz-pahalı   

satmaya   

başladı.   

O   

zaman   

pamuk   

ta   

para

etmişti.  

O  

zaman  

ortakçı  

köylüler  

işledikleri  

tarlaları  

Murat

Beyden  

satın  

aldılar.  

Bu,  

İsmet  

İnönü’nün  

Cumhurbaşkanı

olduğu   

zamandı.   

CHP   

toprak   

reformu   

yapmak   

isteyince,

Beyler  

korktu  

ve  

ellerindeki  

arazileri  

ucuz-pahalı  

demeden

satmaya başladılar.

BİZ ESKİDEN AKDARI EKERDİK

Biz  

eskiden  

darı  

ekerdik,  

akdarı.  

O  

zamanlar  

pamuk

pek  

bilinmiyordu.  

Daha  

sonra  

pamuk  

ekmeye  

başladık  

biz

bu  

tarlalara.  

Bunlar  

olgunlaştığı  

zaman  

tanelerin  

bulunduğu

darının  

kafasını  

keser,  

bunları  

bir  

harman  

yerine  

koyarız.

Daha  

sonra  

3-4  

atı  

birbirine  

çatarak(bağlayarak),  

harmanın

üzerinde   

döndürmeye   

başlarız.   

O   

zamanlar   

şimdiki   

gibi

patoz,  

alet  

mi  

var?  

  

Atlar(beygirler)  

döndükçe,  

darı  

taneleri

başaktan   

ayrılır.   

Bir   

süre   

sonra   

atların   

çiğnemesiyle   

darı

başakları   

toz   

haline   

gelirdi.   

Harmanı   

savurarak   

darıları

çuvallar    

doldururduk.    

Darıyı    

öğütür,    

ekmeğini    

yerdik.

Fazlasını da satardık. 

Tarlalarımızı  

öküzlerle  

sürerdik.  

Herkesin  

evinin  

önünde  

bir

çift,   

iki   

çift   

öküzü   

vardı.   

O   

zaman   

sulama   

kanalları,   

su

motorları   

olmadığı   

için   

tarlalarımızı   

sulayamazdık.   

Ama

zemin    

nemli-rutubetli    

olduğu    

için    

ektiklerimiz    

kemdi

kendine  

büyürdü.  

  

Toprak  

kendi  

verirdi  

mahsulü…  

Bazen  

sel

bizim    

bu    

koca    

ovayı    

basardı.    

Sel,    

Sarıçay    

deresinin

taşmasıyla    

oluşurdu.    

Bu    

ova    

sudan    

dümdüz    

olurdu.

Geçemezdik  

biz  

oralardan.  

Dağdan(Sodra)  

giderdik  

Milas’a…

Bu  

ovadaki  

kanal  

sonradan  

açıldı.  

Su  

kaynaklarından  

çıkan

sular, ovada kendine bir yol bularak denize akardı.

MİLAS’A SODRA’DAN GİDER-GELİRDİK

Eskiden  

cip,  

minibüs,  

taksi  

mi  

var?  

Eşeklerle  

Milas’a

gider  

gelirdik.  

Eşeklere  

bir  

dolu,  

iki  

dolu  

darı  

arıdır(yükler),

yaveş  

yaveş  

dağdan  

aşarak  

Milas’a  

giderdik.  

Eskiden  

şimdiki

gibi  

yol  

yoktu.  

  

Buradan,  

doğru  

tepeye,  

tepeden  

aşağıya

inerdik.  

Buradan  

patika  

yoldan  

gider,  

Gümüşkesen  

anıtının

yanına,  

Yahudi  

Mezarlığının  

olduğu  

yere  

varırdık.  

Ordan  

da

şehre  

inerdik.  

Bu  

yoldan  

gelir  

giderken  

karşımıza  

kaplan,

sırtlan çıkar diye çok korkardık…

Bizim    

Milas’a    

ulaşmamız    

hep    

bu    

şekilde    

olurdu.

Ovadan   

bir   

yere   

gitmemiz   

mümkün   

değil.   

Ova   

batak…

Hayvanla-mayvanla       

gitmenin       

imkânı       

yok.       

Bizim

çevremizdeki  

köyler  

de  

buradan  

gider  

gelirdi,  

Milas’a.  

  

Biraz

süpürge   

sararlar,   

ellerine   

iki   

yoğurt   

bakırı(kovası)   

alırlar,

biraz  

yumurta;  

hadi  

yavrum  

doğru  

pazara.  

Bizim  

buranın

süpürgesi  

meşhurdu.  

Burası  

eskiden  

bütün  

‘kovalık’tı.  

Yani

çorak    

arazi.    

Sürülüp    

ekilmeyen    

arazi    

demek;    

kovalık…

Burada  

yetişen  

bir  

tür  

tohumlu  

bitki  

vardı.  

Bundan  

güzel

süpürge  

olurdu.  

Buna  

darı  

süpürgesi  

de  

denirdi.  

Geçimimiz

buydu.    

Yani    

süpürge    

yapıp-satmak.    

Bu    

süpürge    

işini

buradaki    

bütün    

köyler    

yapardı;    

Savran,    

Yaşyer,    

İçme,

Damlıboğaz…  

Bu  

kovalıktan,  

her  

yerde  

vardı.  

Tuzlu  

suyun

yarattığı   

bir   

çoraklıktır   

bu.   

Buradaki   

sular   

hep   

yavandır.

Süpürge,  

yumurta,  

yoğurt,  

peynir;  

bunlarla  

idare  

olurduk,

geçinirdik  

biz…  

Ben  

hiç  

süpürge  

örmedim  

ama  

eşim  

çok

yaptı.  

Eşimin  

adı  

Necibe...  

Onun  

öleli  

çok  

oldu;  

13  

sene.  

O

yapardı süpürgeyi, ben satar gelirdim.

 

MİLAS PAZARI

Milas   

Pazarı,   

eskiden   

şu   

anda   

Arastapark   

denilen

yerdeydi.    

Eskiden    

oraya    

haliçi,    

balıkhane,    

kasaphane

denirdi.   

Kasaphanesi   

de   

ordaydı,   

balıkhanesi   

de   

ordaydı.

Sebze-meyve  

de  

oradaydı.  

Hepsi  

ordaydı.  

Helva  

imalatçısı

Alifer  

Helvacıoğlu’nun  

karşısındadır  

bu  

yer.  

Pazar  

eskiden

orada  

kurulurdu.  

Milas  

eskiden  

çok  

küçük  

bir  

yerdi.  

O  

pazar

idare  

ediyordu.  

1950-1960  

yıllarıydı  

o  

zaman.  

  

  

Şimdiki  

Salı

Pazarının  

yeri,  

eskiden  

çalılık  

bir  

yerdi.  

Karasuluk  

derlerdi

oraya.  

Oralara  

tütün  

dikilirdi.  

Köylü  

pazara,  

çeşitli  

yemeklik

otlar,  

yumurta,  

yoğurt  

getirirdi.  

Yoğurtlar,  

çömleklerin  

içine

çalınır(mayalanır),  

öyle  

götürülürdü  

pazara.  

Otlar  

10  

guruş

o zaman.

ÖNCE DARI EKTİK, SONRA PAMUK

Daha  

önceleri  

bu  

ova  

hep  

akdarıydı.  

Bizim  

burada  

ilk

ziraatımız,    

akdarıydı.    

Sonra    

pamuk    

oldu.    

Pamuk    

işine

1950’den     

sonra     

başladık.     

Pamuk     

ekimine     

Menderes

hükümetteyken  

başladık.  

O  

zaman  

Söke  

ovası  

bile  

pamuktu

hep.  

Pamuk,  

darıya  

göre  

para  

etti.  

Ondan  

biraz  

yüzümüz

güldü.  

O  

zaman  

burada  

evler  

hep  

toprak  

evdi.  

Yani  

damları,

çatıları/tavanları      

gereng      

toprak      

dediğimiz      

toprakla

örtülmüştü.   

Bu   

toprak   

beyaz   

renkliydi   

ve   

su   

geçirmezdi.

Eskiden,  

kiremit  

yoktu  

zaten.  

  

  

Derman  

için  

bir  

tane  

kiremitli

ev  

yoktu.  

Pamuklardan  

para  

kazanmaya  

başlayınca,  

daha

sonraları,     

kiremitli     

evler     

yapılmaya     

başlanıldı.     

Ben

pamuğunan     

adam     

oldum     

mesela.     

Çok     

çalışırdım.

Çalışmamın   

sonucunda   

95   

dönüm   

tarla   

aldım.   

Anadan

babadan  

hiç  

bir  

şey  

yok  

zaten.  

  

  

Ben  

gupguru  

yere  

çubuk

diktim;  

benim  

hiçbir  

şeyim  

yoktu.  

Gündeliğe  

giderdim.  

Önce

darı    

tarlalarında,    

sonra    

pamukta    

çalıştım.    

Böle    

böle

biriktirdim   

ve   

malın-mülkün   

sahibi   

oldum.   

Hacıya   

gittim.

Hacıdan gelesi, bu tarlaları çocuklarımın arasında pay ettim.

MİLAS SOKAKLARININ AYDINLATILMASI

Eskiden       

Milas       

sokakları,       

sokak       

lambalarıyla

aydınlatılırdı.  

Her  

sokakta  

tirsek  

başlarında(köşe  

başlarında)

direkler  

vardı  

ve  

her  

direkte  

de  

bir  

gaz  

lambası  

vardı.  

Bu

lambalar,   

akşam   

karanlık   

bastı   

mı   

yakılır,   

sabaha   

karşı

söndürülürdü.  

Bu  

lambalar,  

sokağı  

belli  

belirsiz  

aydınlatırdı.

Böle  

elentrik-melentirik  

mi  

var  

o  

zamanlar.  

İşte  

sokaklar,  

bu

gaz  

lambalarıyla  

aydınlatılırdı.  

O  

zaman  

belediye  

başkanı

Aktarların   

Nazmi’ydi.   

(YN:   

Nazmi   

Akdeniz)   

Daha   

evveli

Şevket  

Bey  

vardı.(YN:  

Şevket  

Gökbel)  

Şevket  

Bey,  

Mısır’da

valiymiş.   

Mısır   

Valiliği   

yapmış.   

Orayı   

İngilizler   

alınca,   

o

buraya   

gelmiş.   

Memet   

Beyin   

kızını   

aldı.   

Memet   

Bey,   

bu

çiftliğin,  

ovanın  

sahibiydi.  

Onun  

iki  

kızı  

vardı.  

Birisini  

Murat

Bey  

aldı,  

diğerini  

de  

Şevket  

Bey…  

Murat  

Beyin  

hanımının  

adı

Behiye,   

Şevket   

Beyin   

hanımının   

adı   

Zeliha’ydı.   

Eskiden

Belediye  

binası,  

şimdiki  

binanın  

yerindeydi.  

Belen  

Camisinin

yanındaki   

bina.   

Onun   

yanında   

tahıl   

pazarı,   

zahire   

pazarı

vardı. Orda biz darılarımızı satardık.

   

MİLAS YAHUDİLERİ

Yahudileri   

iyi   

tanırım.   

Hiç   

bilmemin   

ben   

Yahudileri.

Hep       

onlarla       

alışveriş       

yapardık.       

Onların       

çoğu

manifaturacıydı,  

kuyumcuydu…  

Mesela  

manifaturacı  

Jack’ı

çok  

iyi  

tanırdım.(Yazarın  

Notu:  

Jack  

R.  

Levi)  

Jack,  

çok  

iyiydi.

Paran  

var  

mı  

yok  

mu  

demezdi.  

Ne  

istersek  

verirdi.  

Sonra

gider    

borcumuzu    

öderdik.    

Hep    

veresiye    

alırdık.    

Ürün

satımında  

borcumuzu  

öderdik.  

Bizden  

senet-menet  

almazdı

hiç…   

Yahudilerin   

çoğu   

böyleydi.   

Bizim   

Türk   

esnaflar   

çok

sertti,    

veresiye    

mal    

vermezlerdi.    

Bizden    

senet    

almak

isterlerdi.   

Biz   

de   

senet   

vermeye   

yanaşmazdık.   

Bizim   

için

borç  

namustu.  

Kimse  

borcunu  

ödememezlik  

yapmazdı.  

  

Soy

ismi  

İsrail  

olanlar  

vardı  

tanıdıklarımdan.  

Bir  

Davi  

vardı.  

O  

da

altın  

satardı.  

Yahudiler,  

ucuz  

mal  

verirdi.  

Bizim  

Türklerden,

nereye   

ucuz   

bi   

şey   

alabiliyorsun?   

Bizim   

Türklerin   

eline

geçtin  

mi,  

yandın.  

Bizim  

Türk  

esnaflarının  

fiyatları,  

onlara

göre  

yüksekti.  

Türk  

esnaflar,  

güvendikleri  

insanlara  

veresiye

mal    

verirlerdi.    

Ama    

bizim    

gibi    

çıkıntılara(garibanlara)

hayatta   

veresiye   

bir   

şey   

vermezlerdi.   

Haftadan   

haftaya

Milas’a    

gittik    

mi,    

Yahudilerin    

yanına    

uğrardık.    

Onlarla

konuşur,     

alacağımız     

bir     

şey     

varsa     

onlardan     

alırdık.

İhtiyaçlarımızı karşılardık. 

Bizim   

zamanımızda,   

Milas’ta   

sadece   

Ziraat   

Bankası

vardı.    

Paramızı    

bankaya    

yatırmaz,    

gider    

güvendiğimiz

tüccara   

yatırırdık.   

Bankaya   

güvenmezdik.   

Paramızı   

onlara

emanet   

bırakırdık.   

Çaldırız-maldırız   

diye   

yanımızda   

para

taşımaz;  

bunu  

güvendiğimiz  

tüccara  

emanet  

bırakır,  

lazım

olduğu   

zaman   

onlardan   

az   

az   

alırdık.   

Bu   

konuda   

hiç   

bi

sorun yaşamadık.

Bir    

keresinde    

ben,    

traktör    

alacak    

oldum.    

Gazlı

ferguson  

bir  

traktör.  

Yatağan’da  

ikinci  

el  

bir  

traktör  

varmış

satılık.  

Ben,  

parayı  

emanet  

bıraktığım  

Jack’ın  

yanına  

gittim,

paramı  

istedim.  

Jack,  

“napyong  

parayı?”  

dedi.  

“Motor  

alcem”

dedim,  

ben.  

“Nerde  

o  

motor?”  

dedi.  

“Yatağan’da…”  

  

dedim

ben.  

“Bene  

bak!  

Ben  

senin  

pareni  

hemen  

veririm.  

Ama  

bu

motor   

ekmeğini   

yemiş,   

sakın   

alma.   

Motor   

alceseng,   

ben

sene  

yardımcı  

olurum”  

dedi.  

Ben  

onu  

dinlemedim.  

Aldım

ondan  

parayı.  

Gittim,  

aldım  

geldim  

traktörü.  

Üleee,  

motoru

aldığıma  

bi  

pişmanla  

oluvedim.  

İşe  

mi  

yaradı  

la…  

Çocukla,

gider  

süre  

gelir,  

motor  

bozulu.  

Tamir  

ettirirsin,  

gene  

bozulu.

Motor  

bi  

türlü  

düzen  

tutmeyo.  

Elimden  

çıkarınceye  

gadar,

nele  

çektim  

bi  

bilsen.  

Yahudiyi  

dinlemediğime  

çok  

pişman

oldum.  

Valla,  

berbat  

oldum,  

berbat…  

O  

zaman  

köyde,  

ilk

traktörü ben almıştım.  1950’den sonra.

Yahudiler,  

akşam  

oldu  

mu,  

gün  

aştı  

mı  

ölülerini  

öyle

gömerlerdi.  

Onların  

adeti  

buymuş.  

Daha  

sonra  

Yahudilerin

mezar  

taşlarını  

sökerek  

ev  

yapmışlar,  

bahçe  

duvarlarında

kullanmışlar.   

Yahudi   

Mezarlığı   

eskiden   

çok   

genişti.   

Goca

meydanlıktı mezarlık.

1949’DAN 1958’E KADAR MUHTARLIK YAPTIM

Ben   

1949   

yılından   

1958’e   

kadar   

köyde   

muhtarlık

yaptım.  

O  

zaman  

köyün  

nüfusu  

150  

kişiydi.  

Bene  

köylüler

bu  

Halk  

Partili  

diye  

Adnan  

Akarca’ya  

şikâyet  

ettiler.  

Adnan

Akarca,  

DP  

İlçe  

başkanı  

o  

zaman.  

Adnan  

Akarca  

beni  

çağırdı,

“Sen  

Halk  

Partili  

misin?”  

diye  

sordu.  

Benim  

partiyle-martiyle

işim  

yok  

dedim.  

Adnan  

Akarca,  

“ama  

öyle  

diyorlar”  

dedi.

Desinler  

dedim  

ben.  

İsteyen  

istediğini  

söyler  

dedim.  

Ben

daha   

sonra   

onun   

dükkânının   

önünden   

geçerken,   

“Halk

Partiliii  

gel  

bakalım  

buraya”  

diye  

bana  

seslenirdi.  

Adnan  

Bey

daha  

sonra  

arı  

sokması  

sonucu  

öldü.  

Ama  

özümde  

Halk

Partiliyim.   

Öyle   

diyemiyorum,   

çünkü   

baskı   

yapıyorlar.   

O

zaman  

Vatan  

Cephesi  

filan  

var.  

DP’liler,  

çok  

baskı  

yapıyordu

o  

zaman  

halk  

partililere.  

  

Daha  

sonra  

halk  

partili  

diye  

beni

kaymakama  

şikayet  

ettiler.  

Elimden  

mührü  

aldılar.  

Mührü

birinci  

azaya  

teslim  

ettiler.  

Halk  

Partililerin  

işi  

görülmezdi  

o

zamanlar.  

Öyle  

kötü  

bir  

dönemdi  

o  

zaman.  

  

Eskiden  

parti

mücadelesinde  

kavga  

döğüş  

olurdu.  

Kavga  

döğüş  

kıyamet

gibiydi.  

Buna  

sebep  

olan  

Demokrat  

Partililerdi.  

DP’liler,  

Halk

Partilileri   

hiç   

sevmezdi.   

Sanki   

karşılarında   

Yunan   

cavırı

varmış gibi davranırlardı.

 

 

BİZİM KÖYÜN ADI ESKİDEN SEPETÇİ’YDİ

Bizim   

köyün   

eskiden   

ismi   

Sepetçi’ydi.   

Sepet   

işiyle

Çingeneler   

uğraşırdı.   

Bizim   

köyün   

yakınındaymış   

bunlar.

Köyün     

ismi     

onlardan     

dolayı     

Sepetçi     

olmuş.     

Ben

askerdeyken,     

sen     

nerelisin     

diye     

sorduklarında,     

ben

Sepetçi’den   

deyince,   

sen   

Çingene   

misin   

derlerlerdi   

bana.

Gittiğimiz  

yerlerde,  

köyün  

isminden  

dolayı,  

bize,  

siz  

Çingene

misiniz   

diye   

sorarlardı.   

Ben   

köyün   

ismini   

İçme   

olarak

değiştirttim.  

İçme  

ismi  

hoşuma  

gitmişti.  

Aslında  

köyümüzde

pınar  

yani  

su  

kaynağı  

çoktu.  

Sonradan  

neden  

köyün  

ismini

Pınar   

koymadım   

diye   

çok   

düşündüm.   

Bundan   

biraz   

da

pişmanlık duydum sonraları.

Hakkımda    

şikâyetler    

çoğalınca,    

istifa    

etmek    

için

Kaymakamın    

karşısına    

çıktım.    

Ben    

Kaymakama,    

“İstifa

edeceğim”    

dedim.    

Kaymakam    

bana,    

“Sen    

Halk    

Partili

misin?”  

diye  

sordu.  

Benim  

Halk  

Partiyle  

işim  

yok  

dedim.  

Sen

benim   

istifayı   

kabul   

ettin   

mi   

dedim.   

Ettim   

dedi.   

Ben   

de

böylece     

muhtarlığı     

bıraktım.     

İsmini     

hatırlamıyorum.

Aydın’da  

öldü  

o.  

Adı  

hoş  

bişeydi  

Aklımda  

kalmadı.  

(YN:  

Sözü

edilen Kaymakam Mustafa Uygur olabilir)

 

ARNAVUT DOKTOR SEZAİ NAFİZ ÇOMO’YU TANIRIM

Burada  

bir  

Memet  

eniştem  

vardı,  

hasta  

oldu.  

Bana,

“Sezai   

doktoru   

bana   

getirin”   

dedi.   

Eniştemin   

bir   

beygiri

vardı,   

al   

bu   

atı,   

bana   

hemen   

Sezai   

doktoru   

getir   

dedi.

Bindim  

beygire,  

Sodra’nın  

üstünden,  

Gümüşkesen  

anıtının

yanından    

Milas’a    

vardım.    

Sezai    

doktorun    

yazıhanesine

gittim.  

Şimdiki  

Kızılay’ın  

olduğu  

yerlerde,  

Sezayi  

doktorun

bir    

muayenehanesi    

vardı.    

Doktora    

durumu    

anlattım.

“Doktor  

Bey,  

benim  

enişte  

var  

hasta,  

sen  

bunu  

muayene  

et

ge”  

dedim.  

Beygiri  

aldı,  

bindi,  

köye  

gitti.  

O  

gelesiye  

gada,

ben   

bekledim   

oralarda.   

Köye   

gitti   

geldi,   

Sezayi   

doktor.

Köyde   

bi   

hasta   

daha   

varmış.   

Onu   

da   

muayyene   

etmiş.

Onun  

adı  

da  

Memet,  

onun  

adı  

da  

Memet;  

İkisinin  

de  

adı

Memet,  

senin  

anleceng.  

Bana  

dönerek,  

“Beriki  

Memet  

iyi  

ya,

öbürkü   

Memet   

ölcek”   

dedi.   

Beriki   

Memet   

dediği,   

benim

eniştem.  

Nitekim  

benim  

eniştem  

iyileşti,  

öbürkü  

Memet  

bir

süre   

sonra   

öldü.   

   

Çok   

iyi   

doktordu.   

O   

zaman   

bir   

Servet

(Akgün)    

doktor    

da    

vardı.    

Başka    

doktor    

yoktu.    

Benim

eniştemi  

muayyene  

ettiğinde  

gençti  

daha  

Sezayi  

doktor.  

50

yaşlarında  

filan  

vardı  

belki.  

Bu  

köyde  

herkese  

o  

bakardı.  

 

Doktorun,  

eniştemi  

muayyene  

ettiği  

yıl,  

1958-1960  

olması

lazım.

Doktor      

Sezayi,      

aynı      

zamanda      

siyasetle      

de

uğraşıyordu.   

Halk   

Partisi   

ilçe   

başkanıydı.   

DP’liler   

seçimi

kazandıkları  

zaman,  

dairesinin(muayenehanesinin)  

yanında

davul-zurna   

çaldırırlardı.   

“Damba   

da   

damba,   

damba   

da

damba”   

Davul   

çalanlar,   

orada   

olanlar;   

körkütük   

sarhoş.

Demokrat   

Partililer   

oraya   

gelenlere   

su   

gibi   

içki   

içirirlerdi.

Sezayi  

doktorun  

muayenesinin  

önünde  

toplanan  

kalabalık,

“Kahrolsun    

Halk    

Parti,    

Yaşasın    

Demokrat    

parti”    

diye

bağırırlardı.   

Herkes   

zil-zurna   

sarhoş.   

Seçimlerde   

onu   

çok

rezil  

ettiler,  

çoookkk!..  

Halk  

Parti  

seçim  

kazanamazdı  

ama

her  

seçimde  

onun  

yazıhanesinin  

önünde  

bunlar  

yapılırdı.

DP’liler,   

halk   

partili   

diye   

adamı   

çok   

rezil   

ettiler.   

Ama   

o,

onlardan   

hiçbir   

zaman   

korkmazdı.   

Sezayi   

Doktor   

bazen

onları  

sopayla  

kovalardı.  

Hiç  

korkmazdı.  

Kapısının  

önünde

davul  

çalanlar  

hastalandığı  

zaman  

ona  

giderlerdi.  

O,  

onların

kendisine    

yaptıklarına    

rağmen    

gene    

onları    

muayyene

etmekten    

de    

geri    

kalmazdı.    

Doktorluğunu    

herkes    

için

uygulardı.    

Daha    

sonra    

hasta    

olarak    

yanına    

gelenlere,

“oğlum    

bunlar    

sizleri    

kandırıyor,    

inanmayın    

bunlara,

peşlerinden  

gitmeyin  

bunların”  

derdi.  

Sezayi  

doktor  

doğru

bildiğinden  

hiç  

şaşmazdı.  

Dobracı  

bir  

insandı.  

Her  

seçimde,

kaybedeceğini  

bilse  

bile  

seçimi  

kazanacakmış  

gibi  

koşturur,

çalışırdı…

İNÖNÜ MİLAS’A GELDİ

Hacı  

İlyas  

meydanında  

bir  

toplantı  

yaptık.  

O  

zaman

İsmet   

İnönü   

gelmişti.   

Partililer   

İnönü’yü   

omuzlarına   

aldı,

meydanda   

dolaştırdılar.   

O   

zaman   

Mualla   

Akarca,   

Halk

Partiden  

milletvekili  

oldu.  

Meydan  

doluydu.  

DP’liler  

kenarda

bizi  

seyrediyorlar.  

Kös  

kös  

bakıyorlar  

meydandakilere.  

Tabi

o zaman iki rakip parti var; biri DP, diğeri Halk Parti.

HACI İLYAS MAHALLESİ ESKİDEN KABİRLİKTİ

Hacı  

İlyas  

Mahallesinde  

eskiden  

kabirlikti(mezarlıktı).

Ben     

ordan,     

Yusufça     

köyüne     

su     

değirmenine     

tahıl

götürürdüm.   

Yol,   

mezarlığın   

yanından   

geçerdi.   

Ben   

de

ordan  

eşekle  

değirmene  

gider  

gelirdim.  

  

  

O  

zaman  

Yusufça

köyünde  

3  

dene  

su  

değirmeni  

vardı.  

Biz  

oraya  

senelerce

gittik    

geldik.    

Değirmene    

giderken,    

Yahudi    

Mezarlığın

yanından,  

Milas’ın  

içinden  

o  

mezarlığın  

kıyısından  

geçerdim.

Bu  

mezarlıkta  

çok  

sayıda  

minmeç(menengeç)  

ağacı  

vardı.

Orda  

çok  

yaşlı,  

gövdesi  

kalın  

minmeçler  

vardı.  

Hacı  

İlyas

Meydanı  

çok  

genişti  

o  

zaman.  

Tet-tük  

evler  

vardı.  

Evlerin

arası çok seyrekti. Şimdi oralar hep bina oldu.

ALMANLAR SODRA’DAN MADEN ÇIKARDILAR

Almanlar   

geldi   

buraya   

ve   

Sodra’dan   

demir   

madeni

çıkardılar.  

En  

tepede.  

Uzun  

süre  

çalıştılar  

burada.  

Buradan

çıkan  

madeni  

gemilerle  

Güllük’ten  

başka  

yere  

götürürlerdi.

Nereye    

götürürlerdi,    

bilmen.    

Almanlar    

harbe    

girince,

buradan  

ayrıldılar.  

O  

demir  

madeni  

çıkarılan  

ocaklar  

ölece

kaldı.

İstanköylüler    

buralarda    

kireç    

ocakları    

çalıştırdı.    

Bizim

insanlar   

bilmezdi   

böyle   

şeyleri.   

Nüfus   

değişimiyle   

gelen

Giritliler,   

İstanköylüler   

buralarda   

çok   

sayıda   

kireç   

ocağını

işlettiler.

BU DAĞDA KAPLANLAR YAŞARDI

Sodra   

dağı   

eskiden   

de   

böyleydi.   

Yani   

çok   

ağaçlık

değildi.   

Burada   

bir   

kaplan   

yaşardı.   

Köyün   

yanına   

kadar

sokulur,    

böğürürdü.    

Güpe    

gündüz    

gelirdi.    

Yanına    

kim

yanaşabilyo,  

korkudan…  

İnekleri-danaları  

biz  

eskiden  

dağa

salardık.    

Onlar    

orada    

otlanırdı.    

Zaman    

zaman    

hayvan

sayımız  

eksilirdi.  

Biz  

bunları,  

kaplanın  

yediğini  

düşünürdük.

Kaplan   

bizim   

çok   

malımızı   

yedi.   

Kaplanı   

öldürmeye   

de

cesaret   

edemezdik,   

korkardık   

ondan.   

Canavarlar(kurtlar)

vardı.  

Onlar  

ailesiyle,  

sürüyle  

gezerdi.  

Bunlar  

bizim  

kaç  

tane

hayvanımızı  

yedi.  

  

Sırtlanlar  

vardı.  

Onlar  

da  

tavukları  

yerdi.

Eskiden buraları çok güvenli, tekin yerler değildi.

 

ESKİDEN İNSANLAR DAHA SAYGILIYDI

Eskiden  

insanlar  

birbirlerine  

karşı  

daha  

saygılı,  

daha

samimiydiler.  

Şimdi  

öyle  

mi  

ya?  

Şimdi  

barbarlık  

var,  

şimdi

insanlar     

birbirini     

çekemiyor.     

Kıskançlık     

var.     

Eskiden

kimsenin,  

kimsenin  

malında-mülkünde  

gözü  

olmazdı.  

Şimdi

öyle  

mi,  

ya?  

Eskiden  

misafir  

severlik  

vardı.  

Adam  

seni  

evine

çağırır,  

kahve  

pişirir,  

ikram  

ederdi.  

Şimdi  

nerdeeee!  

Eskiden

saygı  

sevgi  

daha  

çoktu.  

Şimdi  

nerdeee,  

bunlardan  

eser  

yok

şimdi.   

Şimdi   

herkes   

ben   

diyor,   

başka   

bir   

şey   

bilmiyor.

Yakınlık  

yok  

şimdi.  

Düğünler  

eskiden  

bir  

hafta  

sürerdi.  

Salı

başlardı.

OKUMAYI ASKERDE ÖĞRENDİM

Bizim   

köyde   

okul   

yoktu.   

Çocukların   

hiçbiri   

okula

gitmedi  

o  

zaman.  

Bizler  

askerde  

öğrendik  

okuma-yazmayı.

Buralarda   

hiç   

okul   

yoktu.   

Bi   

Milas’ta   

vardı   

okul.   

Kudreti

olanlar  

Milas’ta  

okutuyordu  

çocuğunu.  

O  

da,  

tek-tük.  

Okul

60’larda  

yapıldı.  

Kerestelerini  

dağdan  

at  

ve  

eşeklerle  

çektik

buraya. Okul yapımında kullanıldı bunlar.

Eskiden  

burada  

her  

taraf  

tatlı  

suydu.  

Su,  

şeker  

gibi…  

Su

sonradan      

yavanlandı,      

bozuldu.      

Toprak      

tuzlanınca,

ekilenlerin verimi düştü.

BEN GİRİTLİLERİN YANINDA ÇALIŞTIM

 

Giritliler,  

Yunanlılar(Rumlar)  

buradan  

gidince  

onların

yerine  

geldiler.  

Onlar  

sürgün  

geldi  

buraya.  

Ben  

o  

zaman

fakir  

bir  

insandım.  

Ben  

onlardan  

birisinin  

yanında  

bir  

sene

bedel  

durdum.  

Onun  

bahçesi  

vardı,  

bahçesinde  

çalışırdım.

Bir    

sene,    

100    

liraya    

hizmat    

ettim.    

Yanında    

çalıştığım

Giritlinin  

ismi  

Ahmet’ti.  

  

Devlet  

onlara  

o  

zaman,  

Girit’teki

mallarına  

karşılık  

olarak  

buradan  

ev  

ve  

arazi  

verdi.  

Giritli

Arif  

vardı.  

Onun  

eniştesiydi  

bu  

Ahmet.  

Orada  

bahçesi  

olana

buradan bahçe, dükkânı olana buradan dükkân verdiler.

BATAKLIĞI BEN KURUTTUM

Burada  

eskiden  

bir  

bataklık  

vardı.  

Sivrisinek  

yatağıydı

orası.    

Burada    

sinekten    

geçilmezdi.    

Sıtma    

çok    

olurdu

burada.    

Bir    

gün    

köye    

bir    

doktor    

geldi.    

Bu    

bataklığı

kurutsana   

muhtar   

dedi   

bana.   

“Ben   

nası   

gurutcem   

onu

doktur  

bey”,  

dedim.  

Ben  

sana  

bir  

fidan  

ismi  

yazarım  

gider

onu  

alır,  

dikersin.  

Ağaçlar  

büyüdükçe,  

o  

bataklık  

kurur  

dedi.

Bu  

dikeceğin  

fidanlar  

büyümek  

için  

günde  

7  

kilo  

su  

çeker

dedi.  

Bana  

o  

fidanın  

ismini  

yazvedi,  

gittim  

belediyeye,  

aldım

geldim   

o   

fidandan.   

Buna   

sulfotu   

ağacı   

diyorlar.   

Aldım

geldim  

o  

fidanlardan  

çokca,  

imeceyle  

köylüye  

diktirdim.  

Bu

ağaçlar    

sonra    

kocaman    

ağaçlar    

haline    

geldi.    

Bataklık

kurudu  

bu  

sayede.  

Bi  

vakit  

sona,  

muhtarın  

biri  

bunları  

iyi

paraya    

sattı.    

Bir    

süre    

sonra    

ağaçların    

kökünde    

kalan

palandızla(filizler)  

  

büyüdüler,  

gene  

goca  

ağaç  

oldular.  

Onlar

da daha sonra iyi parayla satıldı. Köy sandığına gelir oldu.

BU OVADA BALIK, ÖRDEK ÇOKTU

Bizim  

ovada  

su  

çoktu.  

Sazlık,  

bataklık  

çoktu.  

Bu  

ovada

balık,  

ördek,  

her  

çeşit  

kuş  

çoktu.  

Bir  

kuş  

cennetiydi  

burası.  

 

Meke    

dolu    

çayda.    

Sürüyle    

uçarlardı.    

Bi    

uçtular    

mı,

“Hurrrrr….”    

Sürüyle    

uçarlardı.    

Bu    

ovanın    

üzeri,    

kuş

sürüsünden    

geçilmezdi.    

Zaman    

geçtikçe    

bunlar    

azaldı.

Bazıları   

başka   

yerlere   

göç   

etti.   

Ördeğin   

küçüğüne   

civil

denirdi.   

Civil   

ördekler   

de   

uçtu   

mu,   

“Hürrrr…”   

diye   

ses

çıkarırlardı. Kanat çırpışlarından bu şekil bir ses çıkardı.

Ali SAĞIROĞLU

DİĞER YAZILAR

www.milas.org.tr    
Facebook sayfamız yayına başladı.
Diğer sayfalar için tıklayınız Diğer sayfalar için tıklayınız