GSM: 0.542.535 51 71   |   e-Posta:                     
© Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Milas - 2017
www.milas.org.tr  

SÖZLÜ TARİH - 2

Konuk: Ali SAĞIROĞLU (Milas)

Röportaj: Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ

1921   

yılında   

Milas’ta   

doğdum.   

88   

yaşındayım.   

İlk   

ve   

orta   

tahsilimi   

Milas’ta

yaptım.  

İstanbul’da  

6  

sene  

okudum.  

Taksim  

Kolejinde  

okudum.  

İsmi  

daha  

sonra  

Şişli

Terakki  

oldu.  

Haydarpaşa  

Lisesi  

ve  

Hayriye  

Lisesinde  

okudum.  

O  

zamanlar  

imtihanlar

zordu.   

Çok   

lise   

değiştirdim.   

Doktor   

olma   

niyetim   

vardı.   

İstanbul   

Üniversitesi   

Tıpta

okuyan  

arkadaşlarım  

vardı.  

Biri,  

daha  

sonra  

başbakan  

olan  

Sadi  

Irmak’ın  

oğluydu.

Arkadaşımdı.  

O  

götürmüştü  

beni  

okula.  

  

Orada  

kadavraları  

gördüm.  

O  

kadavraları

görünce  

nefret  

ettim  

ve  

Tıp  

okumaktan  

vazgeçtim.  

Başka  

okula  

da  

gitmedim.  

1941

yılında Milas’a döndüm.

1946’DA DEMOKRAT PARTİ MİLAS İLÇE ÖRGÜTÜNÜN KURUCUSUYUM

Bir  

gün  

Milas’ta  

kahvede  

otururken,  

Cemil(Menteşe)  

Bey  

geldi.  

Adnan  

Menderes,

Celal  

Bayar;  

Demokrat  

Partiyi  

kurmuşlar.  

Yıl  

1946.  

Cemil  

Bey,  

Milas’ta,  

Demokrat  

Partiyi

kuracak.   

Beni   

yönetime   

almak   

istiyor.   

Ben,   

babama   

sorayım   

dedim.   

Biz   

söyleriz

babana   

dedi.   

Babamım   

ismi   

Ahmet’ti.   

Babam   

celeplik   

yapardı,   

tütün   

işi   

yapardı.

Milas’ın  

varlıklı  

insanlarından  

birisiydi.  

Adnan  

Akarca’nın  

çiftliği  

de  

bize  

aitti.  

Babam

sattı   

onlara.   

Çaputçu   

Hanındaki   

lokanta,   

yanındaki   

fırın,   

Zeybeklerin   

Cumhuriyet

Caddesindeki yerleri babamındı. 

Partiyi   

kurduk.   

DP   

ilçe   

örgütünün   

kurucuları   

arasında,   

Yahudi   

Hacı   

Jack,   

Dr.

Servet  

Akgün,  

Celal  

Togay,  

Helvacı  

Hafız  

(Özçelik),  

Emekli  

Yüzbaşı,  

tuğlacı  

İsmet  

Akıncı,

Sofulu  

Refik  

(Karaçayır)  

vardı.  

Çok  

partili  

döneme  

geçildiği  

1946’daki  

ilk  

genel  

seçimde

biz  

Muğla’dan  

5  

milletvekili  

çıkardık.  

  

O  

seçimde  

Türkiye’de;  

Muğla,  

Mersin,  

Afyon,

Çanakkale,  

Samsun,  

Kayseri  

ve  

ismini  

hatırlayamadığım  

bazı  

illerden  

56  

milletvekili

çıkardık.  

Avukat  

Asım  

Gürsoy  

da  

Milas’tan  

aday.  

Asım  

Gürsoy,  

Refik  

Şevket  

İnce,  

Fevzi

Lütfü  

Karaosmanoğlu  

gibi  

isimler  

partiyle  

uyum  

sağlayamadılar.  

Bunlar,  

partiden  

ihraç

edildiler. Hatta Adnan Menderes, bunlara; “kirli çamaşırlarınızı da alın gidin” dedi.  

O  

zaman  

partiler,  

şimdiki  

gibi  

hazineden  

yardım  

almıyorlardı.  

Partiler  

bağışlarla,

adayların bağışladığı paralarla seçim çalışmalarını yürütüyorlardı.

TURAN KARCA’YI, ADNAN AKARCA’YI PARTİYE BEN GETİRDİM

1946’da  

Turan  

Akarca,  

Adnan  

Akarca  

partide  

yoktu.  

Onları  

partiye  

ben  

getirdim.

Turan’ı(Akarca)    

1948’de,    

Adnan’ı(Akarca)    

1957’de    

ben    

getirdim.    

İl    

Genel    

Meclisi

üyesiydim.    

1960’da    

hapse    

girdim.    

Hapisten    

çıktıktan    

sonra    

Mualla’yı(Akarca)

partiye(AP) getirdim. 1961 senesinde. 1963 seçimlerinde onu Senatör yaptım.

(Hatta  

bunun  

hikâyesini  

de  

ben  

size  

anlatayım.  

1963’de  

senato  

seçimi  

olacak.

Ben  

Aşkidil  

Akarca’nın  

yanına  

gittim.  

O  

zaman  

öğretim  

üyesi,  

profesör.  

Postanenin

yanındaki  

evde  

oturuyorlar.  

Hacı  

Ali  

Ağa  

konağında.  

Yanında  

Mualla  

Hanım  

da  

var.  

Ben

Aşkidil   

hanıma,   

“Abla   

ben   

sana   

bir   

şey   

söyleyeceğim…”   

dedi.   

Söyle   

dedi.   

Biz   

seni,

senatör   

adayı   

yapmak   

istiyoruz   

dedim.   

“Aman   

ha,   

beni   

bu   

işe   

karıştırmayın.   

Ben

siyasetten  

hoşlanmıyorum.  

Ben  

halimden  

memnunum,  

ben  

üniversitede  

çalışmaya

devam  

edeceğim”  

dedi.  

O  

zaman  

Mualla  

Hanım  

atıldı,  

“Ben  

olurum,  

ben  

olurum…”

dedi.  

O  

zaman  

ben,  

ama  

partizanlık  

yok,  

elinizi  

vicdanınıza  

koyarak  

görev  

yapın  

dedim.

Tamam  

dedi.  

Mualla  

Hanımı  

da  

böyle  

aday  

yaptık.  

O  

zaman  

Muğla’dan  

iki  

senatör

çıkıyordu;  

biri  

Haldun  

Menteşeoğlu  

oldu,  

diğeri  

de  

Mualla  

Akarca  

oldu.)  

Adnan  

da

milletvekili   

oldu.   

Üçünü   

de(Turan   

Akarca-Adnan   

Akarca-Mualla   

Akarca)   

milletvekili

yapan  

benim.  

Milletvekili  

olmam  

konusunda  

bana  

çok  

söylediler.  

Faruk  

Sükan,  

Talat

Asal,  

Yüksel  

Menderes  

hepsi  

söyledi,  

aday  

olmam  

için.  

Ben  

bu  

üçüyle  

parti  

ocakları

açtım.   

Türkiye’nin   

her   

yerini   

dolaştım.   

Ben   

iyi   

bir   

hatiptim.   

Gittiğimiz   

yerlerde

konuşmalar   

yapardım.   

Rauf   

Onursal,   

Sıtkı   

Yırcalı,   

Nazilli’de   

Şevki   

Hasırcı,   

Konya’da

Necati   

Kalaycıoğlu,   

Antalya’da   

İhsan   

Ataöv,   

Bahri   

Dağdaş,   

Namık   

Menderes,   

Aydın

Menderes;  

hep  

bunlarla  

beraber  

çalıştım.  

Hatta  

onlar  

beni  

Mersin’den  

aday  

yapalım

dediler. Ben kabul etmedim.

DR. SEZAİ, DR. SERVET VE DR. HİLMİ

Dr.  

Sezai,  

Dr.  

Servet  

ve  

Dr.  

Hilmi,  

üçü  

Arnavutluk’tan  

gelme.  

Macar  

Evlerinden

ikisi  

Dr.  

Servet  

ile  

Dr.  

Hilmi’nindi.  

Pehlivanoğlu  

Marketin  

yanında  

yurt  

olarak  

kullanılan

binayı  

Toksarılar  

yaptırdı.  

Ortada,  

şimdi  

Halil  

Gümüşel’in  

oturduğu  

binayı  

Dr.  

Servet,

onun  

yanındakini  

de  

Dr.  

Hilmi  

yaptırdı.  

Dr.  

Servet  

DP’liydi.  

Dr.  

Sezai  

Halk  

Partiliydi.  

Bu

binaları  

Macar  

Ustaları  

yaptığı  

için  

bu  

evlerin  

adı  

“Macar  

Evleri”  

olarak  

kaldı.  

Dr.  

Servet

belediye doktorluğu yaptı. Ben daha sonra belediye meclisi üyesi oldum.

Yıl   

1956.   

Hasan   

Nalbantoğlu,   

belediye   

başkanı.   

Tabakhanede   

o   

zaman   

Koca

Amat  

isimli  

bir  

fırıncı  

vardı.  

Birisi  

bana,  

bu  

fırıncının  

hamuru  

ayaklarıyla  

çiğnediğini

söyledi.  

O  

kişi,  

tövbeler  

tövbesi  

olsun  

ben  

bi  

daha  

ordan  

ekmek  

almam  

dedi.  

Ben  

de

bunu  

Dr.  

Servet’e  

anlattım.  

Sr.  

Servet,  

“Hahhh!..”  

dedi,  

Hazırlan,  

sabaha  

yakın  

orayı

basalım  

dedi.  

Ben  

o  

zamanlar  

35  

yaşında,  

o  

70  

yaşında.  

  

Sabaha  

yakın  

saat  

4’de  

evin

önünde  

hazır  

ol,  

ben  

gelip  

seni  

alacağım,  

yoksa  

seni  

döverim  

bak  

çocuk  

haaa!  

dedi

hafif   

sert   

ve   

babacan   

bir   

tavırla.   

Şu   

anda   

Cumhuriyet   

Caddesinde   

Zeybeklerin

mağazasının  

olduğu  

yerde  

bizim  

ev  

o  

zaman.  

Ben  

4’den  

evvel  

kapının  

önüne  

indim.  

Dr.

Servet  

geldi.  

Yanımızda  

Müfettiş  

Memet  

Efendi  

de  

var.  

Biz,  

Müfettiş  

lakaplı  

Zabıta  

Amiri

Mehmet   

Efendiyle   

birlikte   

üç   

kişi,   

sabah   

erkenden   

fırına   

gittik.   

Bir   

delikten   

onu

gözetledik.  

Adam  

daha  

teknenin  

üstüne  

çıkmamış.  

Durun  

acele  

etmeyin,  

5-10  

dakika

daha   

şurda   

singlenelim(saklanalım-gizlenelim)   

dedim.   

Baktık,   

adam   

ayakkabılarını

çıkardı,   

hamur   

teknesinin   

üstüne   

çıktı,   

şak-şuk,   

şak-şuk   

diye   

hamuru   

çiğnemeye

başladı.  

Çiğnerken,  

su  

sıçrıyor  

etrafa.  

Adam  

ayaklarıyla  

hamuru  

çiğnemeye  

başladı.  

Dr.

Servet,  

hışımla  

içeri  

girdi,  

seni  

gidi  

pezevenk  

seni,  

sen  

halkın  

sağlığı  

ile  

nasıl  

oynarsın?”

diyerek  

adama  

iki  

dene  

çaktı(tokat  

vurdu).  

Dr.  

Servet,  

iriyarı,  

cüsseli  

bir  

adamdı.  

Adam

neye  

uğradığını  

şaşırdı.  

“Doktorum  

ne  

yapıyorsun  

sen,  

başına  

iş  

mi  

açacaksın?”  

diyerek

doktoru  

sakinleştirmeye  

çalıştım.  

Adam  

ağlamaya  

başladı.  

Fırını  

kapattık.  

Dr.  

Servet,

Dr.   

Sezai   

vatanperver   

insanlardı.   

Sezai   

fakir-fukaranın   

parasına   

tamah   

etmeden,

hastalarına  

gider  

gelirdi.  

Ama  

bazen  

de  

hataları  

olmuştur.  

Milliyetçiydi.  

Milas’ta,  

Halk

Partisini   

ayakta   

tutan   

oydu.   

Osmanlının   

dağılma   

zamanı   

olan   

1910’larda   

bunlar,

Arnavutluk  

Kralı  

Ahmet  

Zogo’ya  

başkaldırmışlar,  

Enver  

Hocayla  

birlikte.  

Bunlar(Sezai-

Servet-Hilmi)    

asılacaklarını    

hissedince,    

gece    

sandala    

binip    

denize    

açılmışlar.

Yunanistan’a   

geçiyorlar.   

Oradan   

da   

Türkiye’ye   

geliyorlar.   

Buraya   

geliş   

nedenleri,

burada  

Arnavut’un  

çok  

olmasıydı.  

Buraya  

geldiklerinde  

22-23  

yaşlarında  

olabilirler.

Sezai  

ölünceye  

kadar  

burada  

yaşadı.  

Sabah  

kahvaltısında  

karpuz  

suyuyla  

çökelek  

yerdi.

Yekta  

ve  

Berrin  

diye  

iki  

kızı  

vardı.  

Ben  

onlarla  

birlikte  

okudum.  

Onlar  

burada  

doğdu,  

ilk

ve ortaokulu burada okudular. Yüksek tahsili Ankara’da yaptılar. Ankara’da evlendiler.

Dr. Servet bir süre sonra doktorluğu bıraktı, particilik yapmaya başladı.

MİLAS KIZILAY’IN BAŞKANLIĞINI YAPTIM

1956’da   

Kızılay   

başkanı   

oldum.   

Daha   

önce   

Yahudi   

Doktor   

Eyüp   

Amato’ydu

başkan.   

1957   

yılında   

kışlık   

Yeni   

Sinemada   

kongremiz   

var.   

Kongrede   

çok   

büyük

kalabalık   

vardı.   

Ben   

o   

yıllarda   

Türkiye   

çapında,   

Kırkpınar   

şeklinde   

güreş   

yaptırdım

burada,   

Günlüklerin   

zeytinyağı   

fabrikasının   

arkasında.   

Orası   

o   

zaman   

meydanlıktı.

Spor  

sahası  

olarak  

kullanılıyordu.  

Bu  

güreş  

Kızılay  

yararına  

olmuştu.  

Ondan  

sonra

konser  

düzenledim.  

Bu  

şekilde  

Kızılay’a  

büyük  

gelirler  

sağladım.  

Genel  

merkeze  

107

bin  

lira  

para  

gönderdim.  

1960’a  

kadar  

belediyenin  

tespit  

ettiği  

60  

fakire,  

Kızılay  

olarak

biz  

yardım  

ettik.  

Yeni  

Sinemadaki  

Kızılay’ın  

kongresine,  

Dr.  

Sezai’yi  

de  

davet  

etmiştim.

Kongrede,   

400   

üyenin   

çoğunluğu   

bulunuyordu.   

Ben   

faaliyet   

raporunu   

okuduktan

sonra  

Dr.  

Sezai  

ayağa  

kalkarak,  

söz  

istedi.  

Dr.  

Sezai  

üyelere  

dönerek,  

“Sayın  

üyeler,

izniniz   

olursa,   

sahneye   

çıkacağım   

ve   

sizlere   

bir-iki   

şey   

söyleyeceğim”   

dedi.   

Ben

kendisine  

söz  

verdim.  

Sezai  

Doktor,  

sahneye  

çıkarak,  

“Sayın  

üyeler,  

burada  

şu  

kadar

doktor,  

şu  

kadar  

eczacı  

var.  

Ben  

de  

dahil  

olmak  

üzere,  

Ali  

Sağıroğlu  

bizlere  

taş  

çıkarttı.

Kızılay’ın  

103  

bin  

lira  

parası  

var.  

Kızılay  

o  

kadar  

fakir-fukaraya  

yardım  

etmesine  

rağmen

kasasında  

o  

kadar  

para  

olması  

çok  

önemli.  

Ben  

dahil  

hiç  

kimse  

Kızılay’a  

bu  

kadar

katkıda   

bulunamadık,   

enerjimizi   

ortaya   

koyamadık.   

Ali   

Sağıroğlu,   

Kızılay’a   

çok   

şey

kazandırmıştır.    

Faaliyetleriyle,    

enerjisiyle    

biz    

doktor    

ve    

eczacıları    

utandırmıştır.

Huzurlarınızda   

alnından   

öpmek   

istiyorum”   

dedi   

ve   

sahnede   

geldi,   

alnımdan   

öptü.

Böyle  

olgun  

birisiydi.  

Hâlbuki  

ben  

Demokrat  

Partili,  

o  

koyu  

bir  

Halk  

Partiliydi.  

Ben  

o

zaman  

hem  

il  

genel  

meclisi  

üyesiyim,  

hem  

de  

belediye  

meclisi  

üyesiyim.  

O  

zaman  

iki

tarafta    

birden    

görev    

almak    

mümkün    

oluyordu.    

Ben    

o    

zaman    

partinin    

ikinci

başkanıydım.  

İlçe  

başkanı  

Celal  

Kulalı’ydı.  

Ondan  

önce  

Avukat  

Hikmet  

Bilgin’di.  

Ondan

önce Cemil Bey vardı.   Ben 15 sene Milas belediyesinde Meclis üyeliği yaptım.

LİSE BİNASININ YAPIMI

Lisenin   

olduğu   

yeri   

biz   

bağışladık.   

Bu   

yer   

8   

dönümdü.   

Annemim,   

abimin   

ve

benim  

hissem  

vardı  

orda.  

O  

zaman  

Mustafa  

Uygur  

Kaymakamdı.  

Yıl  

1956.  

Kaymakam

bu  

yer  

bedava  

olmaz  

dedi.  

Nası  

olcek  

dedim  

ben.  

1  

liraya  

satış  

yapacaksın  

dedi.  

Neden

dedim.   

Yarın   

sen   

ölürsen,   

varislerin   

dava   

açarsa,   

davayı   

kazanırlar   

dedi.   

Liseyi

yaptırmak  

için  

kaymakam  

başkanlığında  

bir  

heyet  

kuruldu,  

köylerden  

para  

toplanmaya

başlanıldı.   

Mili   

Eğitim   

Bakanı   

Tevfik   

ileri,   

su   

basman   

seviyesine   

çıkın,   

gerisini   

bize

bırakın demiş.

Ben  

de  

şimdi  

Milas  

Anadolu  

Lisesi  

olarak  

kullanılan  

binanın  

yerini  

bir  

liraya  

Milli

Eğitime  

satış  

yaptım.  

8  

sene  

bu  

arsaya  

bir  

şey  

yapılmadı.  

Daha  

sonra  

Milli  

Eğitim

Bakanı  

Tevfik  

İleri  

geldi.  

O  

zaman  

Adalet  

Partisi  

iktidar.  

Tevfik  

İleri  

burasının  

temelini

atarken,   

benim   

bağış   

belgemi   

şişenin   

içine   

koydu,   

temelin   

içine   

attı.   

Benim   

bağış

belgem  

lisenin  

temelinin  

altındadır  

şimdi.  

Ondan  

sonra  

bina  

yapılmadı.  

Durdu  

gene.  

O

zaman  

Hasan  

Basa,  

Muğla  

valisiydi.  

Adnan  

Akarca’yla  

beraber  

gittik.  

Adnan  

Bey,  

“Vali

Bey,  

lise  

binası  

yapılmayacaksa,  

Ali  

Bey  

yeri  

geri  

istiyor”  

dedi.  

  

  

Vali,  

“Veremeyiz  

Ednan

Bey,  

çünkü  

bu  

yerin  

satışı  

yapılmış.  

Ayrıca  

bütün  

ilçeler  

yapılacak,  

Milas  

en  

son”  

dedi.

‘A’ları  

‘E’  

olarak  

söylerdi  

vali.  

Adnan’a,  

Ednan;  

Haldun’a  

Heldun  

derdi.“Neden  

Vali  

Bey,

cezamız  

mı  

var?”  

dedim.  

“Hayır,  

Heldun(Menteşeoğlu)  

Beyin  

emri”  

dedi  

vali.  

Haldun

Bey  

o  

zaman  

bakan.  

Biz  

şaştık  

kaldık.  

O  

zaman  

Haldun  

Menteşeoğlu  

ile  

Adnan  

Akarca

arasında  

parti  

içinde  

bir  

kutuplaşma  

var.  

Bu  

kutuplaşma  

nedeniyle  

bizim  

lise  

binası

yapılmıyor,  

hep  

erteleniyor.  

  

  

Yapımı  

geciktiriliyor.  

Lise  

binasının  

temeli  

58’de  

atıldı,

66’da bitti.

YA VALİYİ ALDIRACAKSINIZ YA DA MİLAS’I MUĞLADAN AYIRACAKSINIZ

Valinin  

yanından  

çıktıktan  

sonra,  

“Adnan  

Bey,  

parti  

içinde  

senin  

gücünü  

kırmak

için  

yapılan  

bir  

şey  

bu,  

seni  

partiden  

silmek  

istiyorlar”  

dedim.  

“Hadi  

yavv!”  

dedi.  

“Ne

yapmamız  

lazım”,  

dedi.  

“Ya  

valiyi  

aldıracaksınız,  

ya  

da  

Milas’ı  

Muğla’dan  

ayıracaksınız”,

dedim.  

Demirel,  

o  

zaman  

Milas’a  

gelecekti.  

Biz  

havaalanı  

isteriz,  

süt  

fabrikası  

isteriz,

lise  

yapılmasını  

isteriz,  

Milas-Söke  

Yolu  

yapılsın,  

vali  

görevden  

alınsın  

diye  

40  

tane

pankart   

yazdık.   

İki   

gün   

sonra   

da   

Demirel   

gelecek   

Milas’a.   

Bizim   

bu   

hazırlığımızı

Demirel’e  

duyurmuşlar.  

Yıl  

1966.  

Bir  

de  

“Türkiye’nin  

Mimarı  

Hoş  

geldin  

Milas’ımıza”  

diye

de  

bir  

pankart  

yazmıştık.  

Bu  

pankartı  

pehlivan  

Ahmet  

Kozak’ın  

eline  

verdim.  

  

Demirel,

öfke  

ve  

kızgınlıkla,  

“İndirin  

o  

pankartları,  

indirin  

onları…”  

dedi.  

”Bunlar,  

anarşistlerin

işleri”  

dedi.  

“Siz  

bir  

memurun,  

bir  

valinin  

atanmasının,  

görevden  

alınmasının  

hukuki

yollarının   

ne   

olduğunu   

bilmiyor   

musunuz?   

Artık   

bundan   

sonra   

valiyi   

almam,   

o

Muğla’da 5 sene daha kalacak” dedi.

 

DP’DEN SONRA AP’NİN KURUCUSU OLDUM

Ben  

DP’den  

sonra  

AP’nin  

kurucusu  

oldum.  

1960  

ihtilalinde,  

hapisten  

çıktıktan

sonra,  

kendileri  

geldi,  

beni  

buldu.  

  

20  

gün  

hapis  

yatmıştım  

o  

zaman.  

Bu  

olaydan  

sonra

Demirel   

bizi   

partiden   

attı.   

Yönetimi   

feshetti.   

Milas   

yönetimi   

görevden   

alındı   

diye

radyodan   

duyduk.   

Görevden   

alınmamızın   

nedeni   

bu   

pankartlardı,   

bir   

de   

Haldun

Menteşeoğlu’nun  

etkisi  

vardı.  

Daha  

sonra  

Doğan  

Bilge  

ile  

birlikte  

dava  

açtık;  

“hukuksuz

hukuk,   

hukuk   

değildir”,   

burası   

çiftlik   

değildir   

diye…   

Parti,   

babasının   

çiftliği   

değil

Demirel’in…   Ve biz davayı kazandık. Partiye, mahkeme kararıyla tekrar kaydolduk.

Fakat  

AP’de  

daha  

fazla  

durmadık.  

Başımızdan  

geçen  

bu  

olaydan  

sonra  

AP’den

soğuduk.  

Daha  

sonra,  

Ferruh  

Bozbeyli’nin  

başkanlığındaki  

Demokratik  

Partiyi  

kurduk

Milas’ta.  

  

1971’de  

bir  

süre  

ara  

verdim  

siyasete.  

1946’da  

Demokrat  

Partinin,  

1962’de

Adalet   

Partisinin,   

1968’de   

Demokratik   

Partinin   

ve   

1990’da   

da   

Doğru   

Yol   

Partisinin

kurucuları arasında yer aldım. 2001’de tamamen siyaseti bıraktım.

THK’NUN YERİNİ VERDİK

Sümerbank’ın      

açılmasında,      

Lisenin      

yapılmasında,      

Belediye      

binasının

yapılmasında,  

parkın  

içindeki  

evlendirme  

salonunun  

yapılmasında(daha  

sonra  

yıkıldı)

büyük  

emeğim  

var.  

Şimdiki  

belediye  

binasının  

yapılması  

için  

çok  

uğraştım.  

O  

zaman

Hasan  

Nalbantoğlu  

belediye  

başkanı.  

Ben  

belediye  

encümen  

üyesiyim.  

Belediyeden

yer  

verildiği  

takdirde  

Hava  

Kurumu  

binası  

yapılacaktır  

diye  

bir  

yazı  

geldi  

Ankara’dan.

Belediye  

meclis  

üyelerinden  

5-6  

tanesi  

bedava  

yer  

verilmez  

diye  

terk  

etti  

meclisi.  

Sonra

12  

belediye  

meclisi  

üyesinin  

kararıyla  

hava  

kurumuna  

yer  

tahsis  

ettik  

ve  

yapılmasını

sağladık.

 

MİLAS SÜMERBANK’IN AÇILMASININ HİKAYESİ

Sümerbank   

binasının   

yapılmasının   

hikayesi   

de   

şu   

şekildedir.   

O   

Tarihlerde

Milas’ta  

Manifaturacıların  

kurduğu  

bir  

Birlik  

vardı.  

Bu  

Birlik,  

Nazilli’den,  

Manisa’dan,

Kayseri’den  

devletin  

ürettiği  

kumaşları  

satardı.  

Devlet  

bu  

tür  

Birliklere  

kumaş  

tahsis

ediyordu.  

Bu  

Birliğin  

kurucuları  

Şakirlerin  

Hafız,  

Ali  

Uğurlu,  

Nazmi  

Sünnetçioğlu,  

Sadık

Sünnetçioğlu,  

Hayıtoğlu  

gibi  

isimlerden  

oluşuyordu.  

Toplam  

9  

kişiydi  

bunlar.  

Birlik’te

sadece  

tahsisli  

mallar  

satılıyordu.  

Fiyatı,  

devlet  

belirliyordu.  

Birlik  

binası,  

şimdi  

Osman

Biçen’in  

dükkanının  

olduğu  

yerdeydi.  

  

O  

bina  

da,  

manifaturacı  

Ali  

Faik  

Değirmencioğlu

ve Muzaffer Değirmencioğlu’na aitti.

Bir   

gün,   

Asın   

Yeniköy’den   

köylünün   

biri   

geldi.   

Köylü   

fakir.   

“Ali   

abi,   

belki   

seni

kırmazlar,  

onlarla  

bi  

konuşuver.  

20  

metre  

kaput(bezi)  

alacak  

oldum.  

5  

lira,  

karaborsa

diyorlar.  

Bu,  

fahiş(yüksek)  

fiyat.  

Halbuki  

bunu  

daha  

önce  

45  

kuruşa  

satıyorlardı”  

dedi.

Birliğe  

gittim.  

Abdullah  

Sünnetçioğlu,  

tezgahtar.  

Kumaşları,  

tezgahın  

altına  

saklamışlar,

karaborsa  

diye  

yüksek  

fiyata  

satıyorlar.  

Ali  

Uğurlu  

ve  

diğer  

Birlik  

kurucuları  

da  

orada.

Abdullah’ın   

yanına   

gittim,   

bunun   

45   

kuruşa   

satılması   

gerekiyor,   

bu   

fiyattan   

verin

dedim.  

Abdullah,  

5  

liradan  

aşağı  

inmiyorlar  

dedi.  

Ali  

Uğurlu’ya  

döndüm,  

“yavvv!  

bu  

fiyat

yüksek,  

adam  

fakir.  

Bunu  

normal  

fiyattan  

verin”  

dedim.  

Veremeyiz  

dedi  

Ali  

Uğurlu.

Düşmediler   

aşağıya…   

Onları   

eleştirdim.   

30   

kuruşa   

alıyorsunuz   

bunu   

45   

kuruşa

satmanız    

gerekiyor.    

Devletin    

size    

verdiği    

fiyat    

bu    

dedim.    

Bu    

kadar    

aşırı    

kar

edemezsiniz,   

yazık   

bu   

vatandaşa   

dedim.   

“İsteyen   

alır,   

istemeyen   

almaz,   

nereye

gidersen  

git”  

dedi  

Ali  

Uğurlu  

bana.  

“Hangi  

daş  

gatıysa,  

git  

gıçını  

oraya  

vur”  

dedi.  

Ama

sonra  

çok  

pişman  

olursun  

dedim.  

Haaa!,  

sen  

öyle  

mi  

diyorsun,  

görürsün  

sen  

dedim.

Çıktım oradan.

Samet  

Bey’i,  

1946  

seçimlerinde  

Muğla’da  

birlikte  

çalışmamızdan  

dolayı  

çok  

iyi

tanıyorum.   

Samet   

Bey   

bir   

ara   

Muğla’ya   

geldiğinde,   

Birlik,   

tahsisli   

malları,   

devletin

belirlediği  

fiyattan  

satmıyor  

dedim.  

Bu  

fiyat  

çok  

yüksek  

dedi.  

Bu  

kumaşlar  

45  

kuruşa

satılması lazım dedi. Ben bunu Samet Beyden duymuştum daha önce.

Oradan   

çıktıktan   

sonra   

arkadaşlara   

haber   

verdim.   

Belediye   

Başkanı   

Hasan

Nalbantoğlu,   

Belediye   

Meclis   

üyesi   

Aziz   

Uğur,   

encümen   

üyesi   

Cemal   

Yüksel   

ve

encümen   

üyesi   

olarak   

ben   

Ankara’ya   

gittik.   

Yıl   

1956.   

Önce   

Ticaret   

Bakanı   

Zeyyat

Mandalinci’ye  

gittik.  

Durumu  

ona  

anlattık.  

O,  

ben  

halledemem  

bunu,  

siz  

Samet  

Bey’e

gidin dedi. Samet Ağaoğlu, hem Sanayi Bakanı hem Başbakan Yardımcısı.

(1950   

seçimlerinde,   

buradan   

o   

zaman   

Samet   

Ağaoğlu   

adaydı.   

Aynı   

zamanda

Manisa’dan  

da  

adaydı.  

DP’nin  

kuruluş  

tüzüğünde  

o  

zaman  

20  

kişilik  

kontenjan  

için

böyle  

bir  

uygulama  

vardı.  

Bu;  

aday  

oradan  

seçilemezse,  

öbür  

taraftan  

seçilsin  

diye

yapılan   

bir   

uygulamaydı.   

Samet   

Bey,   

hem   

Muğla’dan   

hem   

Manisa’dan   

seçildi.   

O

Manisa’yı   

tercih   

etti.   

Muğla’dan   

çekildi.   

Burada   

bir   

vekillik   

boşaldı.   

Mesela   

Adnan

Menderes,  

1946’da  

hem  

Aydın’dan  

hem  

Kütahya’dan  

aday  

oldu.  

Kütahya’dan  

seçildi.

Celal  

Bayar,  

İstanbul  

ve  

Ankara’dan  

aday  

oldu  

o  

zaman.  

Celal  

Bayar,  

her  

iki  

yerden

kazandı.   

Daha   

sonra   

Muğla’dan   

boşalan   

Milletvekilliği   

için   

ara   

seçim   

yapıldı.   

Bu

seçimde,  

Kore  

Gazisi,  

emekli  

Yarbay  

Natuk  

Poyrazoğlu  

ile  

Tansu  

Çiller’in  

babası  

Necati

Çiller   

adaydı.   

Necati   

Çiller’i   

burada   

çok   

gezdirdim.   

Genel   

merkez,   

Natuk   

Beyi

tutuyordu.  

Seçimi  

Natuk  

Bey  

kazandı,  

o  

milletvekili  

oldu.  

Necati  

Çiller,  

Muğla’da  

Akyol

gazetesini çıkardı bir süre.)

1950  

seçimlerinden  

sonra  

Ankara’ya  

gittik.  

Samet  

Bey  

Bakan  

olmuştu.  

O  

konuyu

önceden  

biliyordu  

zaten.  

Durumu  

anlattık.  

O,  

Sümerbank  

Genel  

Müdürü  

Mehmet  

Beyi

çağırdı.  

Milas’ta  

mağazamız  

yok,  

oraya  

hemen  

bir  

mağaza  

açalım  

dedi.  

Biz  

bir  

yer

gösterdik.  

Bu  

yer  

şu  

anda  

Zeybeklerin  

mağazasının  

olduğu  

yerdi.  

Orası,  

abim  

Mehmet

Sağıroğlu  

ile  

benimdi.  

Altı  

mağaza  

oldu.  

Üstü  

bizim  

ev.  

  

Geldiler  

baktılar,  

bir  

ay  

içinde

Sümerbank mağazası açıldı. Sümerbank orada 10-15 sene durdu.

Ama  

bir  

şartım  

var  

dedim.  

Orada  

memurların  

dışındaki  

personelin  

alınmasına

ben  

karar  

vereceğim  

dedim.  

Mağaza  

müdürü,  

muhasebeci  

yukarıdan  

geliyor  

zaten.

Kabul  

ettiler  

benim  

isteğimi.  

Ben  

kendim  

Demokrat  

Partiliyim  

ama,  

oraya  

ve  

diğer

dairelere  

aldırdığım  

kişilerin  

çoğu  

Halk  

Partilidir.  

Süleyman  

Keskin,  

Topbaşından  

Toz

Efe,  

Selahattin  

Anlar;  

bunlar  

Sümerbank’ta  

çalıştı.  

Ben  

hiç  

partizanlık  

yapmadım.  

Ama

Adnan  

Akarca  

çok  

yaptı.  

Bunda  

Adnan  

Beyle  

aramız  

açıldı,  

iki  

sene  

dargın  

durduk.

Adnan   

Bey,   

bizden   

sizden   

ayrımı   

yapardı.   

Sümerbank   

daha   

sonra,   

şimdi   

heykelin

karşısında olan Pehlivanoğlu marketin olduğu yere taşındı.

1956 MİLAS DEPREMİ

Bu  

deprem  

çok  

şiddetliydi.  

Ben  

eski  

polis  

karakolunun  

orda  

dineliyordum.(Hoca

Bedrettin  

Mahallesi  

Muhtarı  

Vasfi  

Selçuk’un  

bakkal  

dükkânının  

olduğu  

bina)  

Depremin

şiddetiyle  

bina  

sallanmaya  

başladı.  

Biz  

hemen  

yere  

oturduk.  

Emniyet  

Amiri  

Mehmet

Tank,  

“Eyvah,  

ben  

daireye  

doğru  

koşuyorum”  

dedi.  

Yanımdan  

ayrıldı.  

Ertesi  

günü  

Celal

Bayar’la   

Adnan   

Menderes   

geldi   

buraya.   

Ben   

onlara   

rehber   

oldum,   

hasarlı   

binaları

dolaştırdım  

onları.  

Selahattin  

Oğuz’un  

binası  

Milas’ın  

tek  

apartmanı  

o  

zaman.  

Şimdiki

Akçakır  

Eczanesinin  

bulunduğu  

bina.  

Bu  

bina  

da  

epey  

hasar  

görmüştü  

o  

zaman.  

Orası

bir  

ara  

Tüccar  

kulübü  

oldu.  

“Adnan  

Menderes’e  

binaya  

girme,  

yıkılabilir”  

dedim.  

Adnan

Menderes  

beni  

dinlemedi,  

girdi  

binaya.  

Bu  

bina  

takozla  

kurtulur  

dedim.  

Mühendis

Necdet  

Bey  

vardı  

yanımızda.  

Menderes,  

ona,  

olur  

mu  

dedi  

O  

da,  

olur  

efendim  

dedi.

Ormandan  

4  

metre  

boyunda  

40  

metreküp  

kalas  

alınarak  

bina  

takoza  

alındı  

ve  

öyle

kurtarıldı.  

Yan  

tarafta  

binası  

olan  

Müsüroğlu  

kızıyor  

buna,  

yıkılsın  

bina  

diyor.  

Bu  

bina

Milas’ta   

ilk   

çok   

katlı   

binadır.   

4   

kattır.   

Bina   

55’de   

yapıldı.   

Hacı   

İlyas’ta   

Zülferlerin

Aşa(Ayşe)  

teyzenin  

evine  

götürdüm  

Menderes’i.  

O  

da  

hasar  

görmüştü.  

O  

depremde

Milas’ta  

çok  

bina  

hasar  

gördü.  

Sonra  

Ankara’dan  

bir  

heyet  

geldi.  

Hasarlı  

binaları;  

orta,

ağır hasarlı diye tespit etti.  Ben Milas’ta öyle bir zelzele görmedim bugüne kadar.

ŞİMDİKİ BELEDİYE BİNASININ YAPILMASI

Şimdiki  

Belediye  

binasının  

yerinde  

eski,  

ahşap  

bir  

bina  

vardı.  

Belen  

Camisinin

yanındaki  

bina.  

Sıvaları  

düşmüş,  

içinde  

durulmaz  

bir  

bina.  

Belediye  

binası  

denilmez.

Muhtar  

binası  

bile  

olmaz.  

Bu  

binayı  

yenilemek  

istiyoruz  

ama  

bütçe  

kısıtlı.  

Ahşap,  

tek

katlı,  

5  

odalı  

bir  

bina.  

  

Muhasebeci,  

Doktor,  

Fen  

Memuru,  

Başkatip  

ve  

bi  

de  

Başkanın

yeri.  

3  

ayak  

merdiveni  

vardı  

binanın.  

Merdivenden  

binaya  

giriliyordu.  

Bina  

eski  

ve

sıvaları  

dökülüyordu  

zaten.  

Biz  

biraz  

daha  

sıvalarını  

düşürdük,  

bina  

ağır  

hasarlı  

olsun

diye.  

Bu  

eski  

bina,  

1956  

depreminde  

Milas’taki  

birçok  

bina  

gibi  

zarar  

görmüştü  

ama

çok   

fazla   

değildi.   

7010   

sayılı   

kanununa   

göre   

bir   

rapor   

tuttuk.   

Binayı   

ağır   

hasarlı

kapsamına  

soktuk.  

Bu  

kanun,  

deprem  

ve  

afet  

kanunuydu.  

Amacımız  

bu  

kanundan

yararlanarak,  

devletten  

yardım  

alıp,  

bu  

binayı  

yapmaktı.  

Kaymakam  

Mustafa  

Uygur

bizim  

yapmak  

istediğimiz  

bu  

şeye  

pek  

sıcak  

bakmadı.  

“Sen  

bunu  

yapıyorsun  

ama  

bizi

asarlar”   

dedi   

Kaymakam.   

Yani   

o,   

yardım   

almadan   

da   

bu   

binayı   

tamir   

ederiz   

diye

düşünüyordu.  

Niye  

ascekle  

dedim  

ben.  

“Biz  

hırsızlık  

mı  

yapıyoruz?”  

dedim.  

“Bizim  

bu  

için  

alacağımız  

para  

boğazımızdan  

geçiyor  

mu,  

biz  

parayı  

cebe  

mi  

indireceğiz,  

biz  

bu

eski  

binadan  

kurtulup  

yeni  

bir  

bina  

yaparak,  

Milas’a  

hizmet  

vereceğiz.  

Ben  

lise  

binası

için  

8  

dönümlük  

yerimi  

verdim.  

Bunu  

yapan  

insan  

hırsızlık  

yapar  

mı?”  

dedim.  

“Sen

korkma,  

hiçbir  

şey  

olmaz”  

dedim.  

Teklifimi  

mühendisler  

kabul  

etti.  

Bina  

ağır  

hasarlı

olarak  

rapora  

girdi.  

Bu  

bina  

56’da  

başladı,  

60’da  

bitti.  

Parkın  

içindeki  

binada  

ağır  

hasarlı

bina kapsamına alındı. O da deprem parasıyla yapıldı.(Yıkılan düğün salonu)

ŞEHİR İÇME SUYU ŞEBEKESİNİN DÖŞENMESİ

Halk  

Partisi(belediye)  

içme  

suyunu  

Turunçluk’a  

(eski  

mezbahanın-Labranda  

şişe

suyu   

fabrikasının   

olduğu   

yere   

kadar)   

kadar   

getirdi.   

Nazmi   

Akdeniz’in   

belediye

başkanlığı  

döneminde.  

Para  

olmadığı  

için  

şehir  

şebekesi  

yapılamadı.  

Herkes  

testisini,

bidonunu,  

kovasını  

alıyor  

oraya  

su  

doldurmaya  

gidiyor.  

Halk  

için  

büyük  

bir  

eziyet  

bu…

Demokrat   

Parti   

de   

1950’de   

yeni   

iktidara   

geliverdi.   

Seçimden   

6   

ay   

sonra,   

Samet

Ağaoğlu’nun,  

Muğla’ya  

geleceğini  

duydum.  

Sanayi  

bakanı  

kendisi.  

Yanıma  

Celal  

Togay’ı,

Selahattin   

Alnar’ı   

alarak   

bindik   

bi   

cipe,   

Muğla’ya   

gittik.   

Biz   

parti   

yönetimindeyiz   

o

zaman.  

DP  

İlçe  

Başkanı  

Hikmet  

Bilgin.  

Yaylada  

bir  

davete  

gitmiş,  

Samet  

Bey.  

12’de

oraya   

doğru   

vardık.   

“İleri   

gitmeyelim,   

burada   

yolu   

kapatalım   

biz”   

dedim.   

Önünü

kesmesek,  

görüşmemiz  

imkansız.  

Biz  

cipi  

yolun  

içine  

koyduk.  

Yolu  

kapattık.  

Baktım,

ilerden   

toz   

duman   

içinde   

gelikgelile...   

Bizim   

arabanın   

yanına   

gelince   

durdular.   

En

öndeki   

araba   

onunmuş.   

Beni   

görünce   

hemen   

arabasından   

indi   

ve   

bana   

sarıldı;

“Hayrola  

ne  

yapıyorsunuz  

burada?”  

dedi.  

“Zatı  

Alinizi  

göresimiz  

geldi  

sayın  

bakanım”

dedim.  

“Sayın  

Bakanım  

bir  

maruzatımız  

var,  

bu  

saatte  

bu  

saygısızlığı  

yapmak  

istemeyiz

ama   

mecburiyet   

karşısında   

geldik.   

Bu   

işin   

acele   

olması   

lazım”   

dedim.   

“Nedir   

o

derdiniz?  

İmkânı  

varsa  

olur”  

dedi.  

“Halk  

Partisi  

suyu  

şehrin  

dışına  

kadar  

getirdi,  

  

  

fakat

şehir  

şebekesi  

yok,  

herkes  

kovasını,  

testisini,  

bidonunu  

alıyor,  

su  

için  

3-4  

km  

gidip

geliyor.  

Kimi  

sırtında,  

elinde,  

kimi  

at  

eşekle”  

dedim.  

O  

zaman  

Turan  

Akarca,  

belediye

başkanı.  

“Bu  

halka  

büyük  

eziyet  

oluyor”  

dedim.  

Bakan,  

“Bunun  

keşfi  

var  

mı?”  

dedi.

“Var…”  

dedim,  

  

“275  

bin  

lira.”  

Keşfi  

yapılmış,  

ama  

defalarca  

müracaat  

yapılmasına

rağmen  

olmamış  

dedim.“Ben  

size  

şu  

anda  

söz  

veremem.  

İki  

gün  

sonra  

partiye  

telgraf

çeker,  

olup  

olmayacağı  

konusunda  

olumlu  

ya  

da  

olumsuz  

cevap  

verir,  

durumu  

size

bildiririm”  

dedi.  

Hadi  

çocuklar  

yolunuz  

açık  

olsun,  

bize  

yol  

verin  

gidelim  

dedi  

ve  

gitti.

İki-üç   

gün   

sonra   

DP   

ilçe   

başkanlığına   

diye   

bir   

telgraf   

geldi   

bize.   

“Milas   

içme   

suyu

şebekesi,  

110  

bin  

lira  

fondan,  

geri  

kalanı  

İller  

Bankasından  

da  

165  

bin  

lira  

hibe(bağış)

olmak  

üzere  

275  

bin  

liraya  

Faruk  

Ilgaz’a  

pazarlık  

suretiyle  

verilmiştir.  

Hayırlı  

olsun”

diyor  

telgrafta.  

Faruk  

Ilgaz,  

eski  

Fenerbahçe  

kulübü  

başkanı.  

1950’nin  

sonunda  

oluyor

bunlar.  

Telgrafı  

okuyunca  

çok  

sevindik,  

dünyalar  

bizim  

oldu.  

Sonra  

kendisine  

teşekkür

mektubu yazdık. Biz bu işleri yaparken, Turan Bey’in bundan haberi yok!..

HAMLE GAZETESİNİ BEN KURDUM

Hamle  

gazetesini  

Milas’ta  

ben  

kurdum.  

Yıl  

1954.  

Ben  

o  

zaman  

Çaputçu  

Hanında

günlük   

gazete   

çıkardım.   

İtalyan   

Lazero   

şirketi   

vardı,   

İstanbul   

Cağaloğlu’nda.   

Bu

şirketten  

20  

bin  

liraya  

tüm  

matbaa  

araç-gereçlerini  

aldım  

geldim  

buraya.  

Celal  

Togay,

Başmuharrir.  

Selahattin  

Anlar,  

Muharrir(yazar).  

Gazetenin  

sahibi  

benim  

hanım;  

Suzan

Sağıroğlu.   

Celal’e   

hisse   

verdim,   

onun   

hissesi   

hanımı   

adına.   

Selahattin’e   

de   

hisse

verdim,  

onun  

da  

hissesi  

hanımı  

adına.  

Gazetenin  

künyesinde  

bizim  

hanımların  

isimleri

yazılı.  

Ben  

kendi  

adıma  

yapmadım.  

Çünkü  

o  

zaman  

işim  

çok.  

Siyasi  

işler  

var.  

Hanımlar

yürütsün  

bu  

işi  

dedik.  

Ben  

de  

o  

zaman  

kasaplık  

var.  

7  

minibüsüm  

var,  

İzmir’e  

çalışıyor.

3  

tane  

kamyon,  

otobüs  

var.  

Lokantam  

var,  

adı  

Yıldız  

lokantası.  

Fırınım  

var.  

Çaputçu

hanında  

otelcilik  

yaptım.  

3  

tane  

kasap  

dükkânım  

var.  

3  

bin  

dönüm  

pamuk,  

400  

dönüm

tütün  

yapıyorum.  

Amcamın  

oğlu  

Sadık  

Sağıroğlu  

ile  

ortak  

çırçır  

fabrikam  

var.  

Otelin

geliri  

iyi.  

Daha  

sonra  

bayan  

ve  

erkek  

uygunsuz  

vaziyette  

yakalanınca;  

babam  

ben  

sana

pezevenklik   

yaptırtmam   

diye   

oteli   

kapattırdı.   

Yapma   

etme   

dedimse   

de,   

babama

dinletemedim. O zaman başka otel yoktu Milas’ta.

Matbaayı   

kurduk.   

İşlerimiz   

iyi.   

4   

hurufatçı(harfleri   

dizen   

kişi   

demek)   

bulduk

geldik.  

500  

kişiyi  

abone  

yaptık.  

İyi  

ilan  

alıyoruz.  

O  

zaman  

il  

genel  

meclisi  

üyesiyim.  

İlden

de  

ilan  

geliyor;  

resmi  

ve  

özel.  

O  

zaman  

Muğla  

Valisi  

Esat  

Kaya  

Ayman.  

İktidar  

partisi

mensubu  

olmamızdan  

dolayı  

işlerimiz  

iyiydi.  

Gazete-matbaa  

işi  

4  

sene  

dürdü.  

Daha

sonra   

ortaklarla   

anlaşamayınca,   

gazeteyi   

sattım.   

Jeneratörü,   

hurufatlarıyla   

birlikte

Gazete’yi  

Muğlalılara  

sattım.  

Matbaanın  

bıçağını  

Turgut’a  

verdim.  

Muğla’da  

matbaacı

bir  

Bahtıkara  

vardı.  

Onun  

da  

hikayesini  

anlatacağım  

size.  

Menteşe  

Gazetesi,  

Turgut

Dizdar’ındı. Haftada iki gün; Salı ve Cuma günleri çıkardı.

MUĞLALI MATBAACI BAHTIKARA’NIN HİKÂYESİ

Bahtıkara,     

Muğla’da     

Demokrat     

partinin     

kurucularından.     

Muğla’da     

Yayla

Gazetesini  

çıkarıyor.  

1951  

il  

kongresinde,  

Adnan  

Menderes,  

Celal  

Bayar  

ve  

Bakanların

hepsi  

geldi  

Muğla  

İl  

kongresine.  

O  

zaman  

Muğla’da  

iki  

tane  

eczane  

vardı.  

Biri  

Ethem

Serin’in,   

diğerini   

unuttum.   

Bahtıkara’nın   

hanımı   

bağırsak   

düğümlenmesi   

oluyor.

Bağırsakları   

dolaşıyor.   

Gece   

2’de,   

3’te   

eczaneye   

gidiyor.   

Ethem   

Serin’in   

eczanesi

nöbetçi.   

Kapı   

açık   

değil.   

Dışarıya   

açılan   

küçük   

bir   

pencereden   

ilaçlar   

veriliyor.

Eczanenin   

içine   

giremiyorsun.   

Eczacı   

onun   

geldiğini   

görünce   

pencereyi   

kapatıyor.

Bahtıkara,   

buradan   

içeriye   

ilaç   

alacağım   

diye   

sesleniyor.   

Eczacı   

içerde,   

ama   

onun

sesine  

cevap  

vermiyor,  

duymazlıktangeliyor.  

Pencereyi  

yumrukluyor,  

gene  

açmıyor.

Eczacı,  

bağıran  

kişinin  

Bahtıkara  

olduğunu  

biliyor  

ama  

cevap  

vermiyor.  

Eczacı,  

Halk

Partili.  

Bahtıkara,  

DP’li  

olduğu  

için  

eczacı  

onun  

ilacını  

vermek  

istemiyor.  

Ondan  

sonra

adam,  

bir  

taksi  

tutayım,  

Aydın’a  

götüreyim  

bari  

diyor.  

Hanımı  

acıdan  

bağırıyor.  

Tutuyor

taksiyi, Aydın’a götürmek için yola çıkıyor. Gökbel’e varıyor, gadın ölüyooo!

Şimdi  

il  

kongresi  

oluyo.  

Samet  

Bey  

de  

var  

kongrede.  

Samet  

Bey,  

“Bizi  

geziyorlar

diye  

eleştiriyorlar.  

Gezeceğiz  

ve  

halkın  

ayağına  

hizmet  

götüreceğiz”  

dedi.  

Bahtıkara,  

söz

istiyor  

boyuna.  

Ama  

söz  

verilmiyor  

ona.  

Bizim  

ilçe  

başkanı  

Avukat  

Hikmet  

Bilgin  

de

divanda  

2.  

Başkan.  

Ben  

de  

Adnan  

Menderes’in  

arka  

tarafında  

oturuyorum.  

  

Onun  

ne

söyleyeceğini,  

şikayet  

edeceğini  

bildiği  

için  

söz  

vermiyorlar.  

Bahtıkara’nın  

sürekli  

söz

istemesine  

rağmen  

ona  

söz  

verilmemesi  

herkes  

gibi  

Adnan  

Menderes’in  

de  

dikkatini

çekti.  

Adnan  

Menderes,  

bi  

kalktı,  

genel  

başkan  

sıfatıyla  

kongreye  

müdahale  

ediyorum,

bi  

saatten  

beri  

delege  

söz  

istiyor,  

ama  

kongre  

divanı  

bu  

delegeye  

söz  

vermiyor,  

buyur

kardeşim   

konuş   

dedi   

Bahtıkara’ya.   

Bahtıkara,   

“Efendim   

benim   

hanım   

hasta   

oldu,

spazm  

çözücü  

bir  

hap  

almak  

için  

nöbetçi  

eczaneye  

gittim.  

Eczane  

sahibi  

Ethem  

serin,

beni  

görünce  

penceresini  

kapattı.  

O  

kadar  

bağırmama  

rağmen  

pencereyi  

açmadı,  

ilacı

da  

vermedi.  

Ben  

ordan  

ilacı  

alamadım.  

Rahmetli  

Hanımı  

Aydın’a  

götürürken,  

hayatı

Gökbel’de  

sona  

erdi”  

dedi.  

Menderes,  

“Ne  

istiyorsun,  

kardeşim?”  

dedi.  

“İllerdeki  

eczane

tahdidinin(sınırlamasının)     

kalkmasını     

istiyorum,     

eczane     

sayısının     

çoğaltılmasını

istiyorum,    

eczacı    

diploması    

olan    

herkesin    

eczane    

açabilmesini    

istiyorum,    

keyfi

davranışlar  

artık  

son  

bulsun”  

dedi.  

Sağlık  

Bakanı  

Namık  

Gedik  

orda,  

diğer  

bakanlar

orda.  

Kabine  

hemen  

o  

gün  

orda  

toplandı,  

eczane  

sınırlamasının  

kaldırılmasına  

karar

verdiler.  

Ertesi  

günkü  

gazetelerde,  

“Muğla  

Kongresinde  

yıldırım  

karar”  

  

başlığı  

ile  

bu

haber  

verildi.  

O  

zaman,  

bir  

yerde  

iki  

taneden  

fazla  

eczane  

açılamıyordu.  

O  

günden

sonra eczane kısıtlaması kalktı. Hizmet demi bu?

BERBER HAMDİ’NİN EVİ KARAKOLDU

Hükümet  

konağı  

eskiden  

şimdiki  

Vergi  

Dairesinin  

olduğu  

yerdi.  

Uzun  

süre  

burası

kullanıldı.   

Eski   

mezarlığın   

yanında   

şadırvanın   

bulunduğu   

meydanın   

güneye   

bakan

kısmının     

köşesi     

eskiden     

karakoldu.     

Osmanlı     

zamanında     

burası     

karakolmuş.

Cumhuriyetin ilanından sonra burası bir süre daha karakol olarak kullanılmış.

İHTİLAL OLACAK HABERİ ANKARAYI AYAĞA KALDIRDI

Ben  

1960  

ihtilalinin  

olacağını  

önceden  

duydum.  

Söyleyen  

de  

Halk  

Partili  

Ekrem

Derince.  

O  

köylere  

gittiğinde,  

yakında  

ihtilal  

oluyor  

demiş.  

Köylünün  

birisi  

geldi,  

bana,

“Yakında   

ihtilal   

oluyormuş”   

dedi.   

Ben   

o   

zaman   

Kızılay’da   

başkandım.   

Bunu   

Zeyyat

Mandalinci’ye   

bildirdim.   

Zeyyat   

Mandalinci,   

hem   

Muğla   

Milletvekili   

hem   

de   

Ticaret

Bakanı  

o  

zaman.  

O  

da  

gitmiş  

Adnan  

Menderes’e  

anlatmış.  

Menderes,  

Cumhurbaşkanı

Celal   

Bayar’a   

çıkıyor   

ve   

durumu   

anlatıyor.   

Menderes,   

Bayar’a,   

“Milas’tan   

ihtilal

olacağına  

dair  

haber  

aldık”  

diyor.  

Hemen  

Milas  

Kaymakamı  

Mustafa  

Uygur’a  

bir  

telgraf

emir geliyor; bu haber nereden çıktı, kim çıkardı, haberin kaynağını bulun diye…

İki   

polis   

geldi   

evime,   

“Hadi   

bakalım,   

seni   

Gaymakam   

çağırıyor”   

diyerek,   

beni

götürmek   

istiyorlar.   

“Gaymakam   

niye   

çağırıyor   

beni,   

ben   

polisle   

mi   

çağrılıyorum,

gitmiyom”  

dedim.  

Polisler  

telefon  

ettiler  

ordan  

Gaymakama,  

gelmek  

istemiyor  

diye.

Bunun  

üzerine  

Gaymakam  

beni  

arıyor  

ve  

“Gel,  

gel,  

korkcek  

bişey  

yok”  

dedi.  

Daha  

sonra

vardım  

ben  

yanına.  

“Yavv,  

sen  

böle  

böle  

demişsing,  

kimden  

duydun?”  

dedi.  

  

Haberin

kaynağı  

Ekrem  

Derince  

desem,  

onun  

başı  

yancek,  

çok  

ayıp  

olcek…  

Nasıl  

davranacağım,

ne  

yapacağım  

konusunda  

bir  

an  

tereddüt  

geçirdim.  

Hiç  

bişeyden  

haberi  

yokmuş  

gibi

davrandım.  

Gaymakam’a,  

“Du  

baken,  

ben  

bi  

düşünem”  

dedim.  

Düşündüm,  

düşündüm,

“Bi  

köylünün  

biri  

geldi  

ama  

kim  

olduğunu  

hatırlayamadım”  

dedim.  

Kaymakam,  

“Yav  

iyi

düşün”  

dedi.  

“Gaymakam  

Bey,  

düşündüm  

emme  

bulamadım”  

dedim.  

“Ekrem  

desem,

adamın  

başına  

iş  

açılacak,  

olur  

mu?”  

Olayı  

geçiştirdim.  

  

Gaymakam  

Mustafa  

Uygur  

da,

haberin kaynağı bulunamadı, aslı çıkmadı diye Ankara’ya telgrafla bildirdi.

HACI İLYAS MAHALLESİ MEZARLIKTI

Hacı  

İlyas  

Mahallesi  

eskiden  

mezarlıktı.  

Eskiden  

burada  

çok  

minmeç(menengeç)

ağacı   

vardı.   

Burada   

dört   

insan   

beli   

kalınlığında   

minmeç   

ağaçları   

vardı.   

Çoktu

bunlardan.  

Burası  

çok  

ılıydı.  

Akşam  

oldu  

mu  

insan  

geçemezdi  

buradan.  

İnsan  

geçmeye

korkardı.

MİLAS YAHUDİLERİ

Almanyalı’nın(Mehmet    

Taşkıran’a    

ait    

binanın    

olduğu    

yer)    

yerinde    

eskiden

Yahudilerin  

tütün  

deposuydu.  

Tütün  

deposunun  

sahibi  

İlya  

Mois’di.  

Gece  

birisi  

onun

boğazını  

sıkmış  

orda.  

Kim  

olduğu  

belli  

değil.  

Belki  

bir  

şeyler  

koparmak  

için  

yaptı  

bunu,

o  

kişi.  

Bilmiyoruz  

tam  

olarak.  

Yahudi  

tütün  

deposunun  

içine  

mezar  

kazdırmış;  

bana  

bir

şey   

olursa   

buraya   

gömün   

diye.   

Bir   

de   

Kürt   

Amedi   

vardı.   

Kabadayı   

kendisi.   

Elinde

bıçakla dolaşırdı. Yahudileri rahatsız ederdi.

Burada   

120   

hane   

Yahudi   

vardı.   

Ben   

onlarla   

iyi   

konuşurdum.   

Şimdi   

Ülkü

Eczanesinin    

olduğu    

yerde,    

akşam    

oldu    

mu,    

rakı    

içerdik    

Yahudilerle.    

Tavaslı

Bahattin’in(Karadeveci)  

evinin  

altında  

Saraç  

Memet,  

Deli  

Fevzi  

ve  

birkaç  

kişi  

daha  

rakı

içer,  

sarhoş  

olurlardı.  

Bu  

ev,  

şimdi  

Berber  

Süleyman  

ile  

Ayakkabıcının  

bulunduğu  

bina.

Üstü  

evdi  

o  

zaman.  

O  

zaman  

Çingene  

Mestan  

vardı,  

iki  

metre  

boyunda.  

Bi  

adım  

attı  

mı,

bi  

metre  

iki  

ayağının  

arası.  

Mestan,  

sahurda  

davul  

çalmaya  

buradan  

başlardı.  

Davula  

bi

vurdu  

mu,  

gümbür  

gümbür,  

her  

yer  

inler.  

Bir  

gün  

gene  

Ramazan  

ayında,  

sahurda,

davul  

çalmaya  

buradan  

başlıyor.  

Gece  

2-3.  

Bahattin’in  

evinin  

üstünde  

Hacı  

Yosef  

isimli

bir  

Yahudi  

kalıyor.  

Altında  

Saraç  

Memet,  

Deli  

Fevzi  

kalıyor.  

Davul  

evin  

dibinde,  

şiddetle

vurulunca,  

Hacı  

Yosef’in  

karısı  

uykusundan  

irkilerek  

uyanıyor.  

Yani  

korkuyor.  

Karısı,

Yosef’e,  

“Ne  

bu  

Yosef,  

dumbur  

dumbur?”  

diyor.  

Yosef  

de,  

karısına,  

“Ramazanos  

Türkos”

diyor.  

Yani  

Türkler’in  

Ramazanı  

demek  

istiyor  

Yosef.  

Hacı  

Yosef,  

pencereden  

başını

çıkararak,  

“A  

be  

Mestan,  

aheste  

aheste,  

dumbur  

dumbur…”  

  

diyor.  

Yani  

tokmağı  

yavaş

yavaş vursana demek istiyor.

EŞEKÇİ MAHALLESİ

Balçık   

tarafında,   

Akgedik   

Barajının   

yukarısında   

zımpara   

madeni   

vardı.   

Burayı

Şaltiyel  

ve  

Nuriyel  

kardeşlerle  

babaları  

Benjamin  

işletirdi.  

Yahudi’ydi  

bunlar.  

Bu  

maden

ocağının  

olduğu  

yer,  

Balçık  

köprüsünden  

geçtikten  

sonra,  

Sudi  

Özkan’nın  

çiftliği  

gelir.  

O

çiftliğin  

olduğu  

yerden  

çıkardı.  

Bu  

maden,  

100  

kadar  

eşekle  

Menteşe  

okulunun  

olduğu

yere  

getirilirdi.  

Eşeklerin  

boynunda  

zil,  

akşama  

kadar  

dangır  

dangır,  

maden  

çekerdi

eşekler.   

O   

zaman   

okul   

yoktu   

orada.   

Orası   

zımpara   

madeni   

stok   

sahasıydı.   

Eşekle

maden   

çekenler,   

hep,   

şimdiki   

Şevketiye   

Mahallesinin   

olduğu   

yerde   

otururlardı.   

O

yüzden  

oranın  

adı  

eşekçi  

mahallesi  

kaldı.  

Bütün  

o  

mahalle,  

balçıktan  

eşeklerle  

maden

çekerdi. Menteşe okulunun yeri onlarındı. Daha sonra orayı okul için bağışladılar.

Yahudilerin  

çoğunu  

tanırım.  

Karabacak,  

Hacı  

Yako,  

oğlu  

Mois.  

Hacı  

Yako  

Milas’ın

büyük  

tüccarlarındandı.  

Dükkanı  

da  

şimdiki  

Kazım  

Muşlu’nun  

oğlu  

Yüksel  

Muşlu’nun

dükkanının  

olduğu  

yerdeydi.  

Manifaturacı  

Santo,  

Davi,  

Marco,  

Kadinler,  

Marco  

Siyman,

Jack,  

Dr.  

Eyüp  

Amato.  

Hatta,  

Kızılay  

başkanlığını  

1956  

yılında  

o  

bana  

devretti.  

Benden

önce Milas Kızılay başkanı oydu. Yahudi Mahallesinde bekçilik yapan Aslan…

Yahudiler,     

hahamın     

damgaladığı     

eti     

yerlerdi.     

Haham,     

sabah,     

belediye

mezbahasına  

gider  

etleri  

damgalardı.  

Yahudiler  

ondan  

sonra  

et  

alır,  

yerlerdi.  

Haham,

eti damgalamadı mı, Yahudiler kesinlikle, et yemezlerdi.

CAMIZOĞLU’NUN HİKAYESİ

Aslan’la  

ilgili  

bir  

anımı  

anlatayım.  

Aslan  

iri  

kıyım,  

şişman,  

pala  

bıyıklı  

birisiydi.

Aslan,  

sabaha  

kadar  

Yahudi  

mahallesinde  

dolaşır,  

mahalleyi  

korurdu.  

Camızoğlu  

bir

gün   

çok   

içmiş.   

Gerçek   

adı;   

Cemal   

Kurtuluş.   

Camızoğlu,   

alkol   

bağımlısı.   

Hacı   

İlyas

Camisinin  

önünde  

sızmış  

kalmış.  

Camızoğlu  

Yahudi  

mahallesindendi.  

Aynı  

mahalleden

oldukları  

için  

Aslan,  

Camız’ı  

tanıyor.  

Aslan  

camideki  

boş  

tabutu  

alıyor,  

diğer  

üç  

kişiyle

birlikte,  

Camızoğlu  

Cemal’i  

içine  

koyuyorlar.  

Amaçları  

onu  

evine  

götürmek.  

Tabutun  

sağ

ön   

kolu   

Aslan’ın   

sol   

omzunda.   

Sabahattin’in   

(Uzun)   

kahvesini   

geçince,   

Camızoğlu

Aslan’ın  

başını  

okşamaya  

başlıyor.  

Aslan,  

“Acele  

etme  

Cemalimmm!,  

evde  

helalleşelim.

Seviyorsun  

beni  

biliyorum,  

veda  

etmek  

istiyorsun  

  

ama,  

şimdi  

tabutun  

içinde  

olmaz,

evde helalleşelim” diyor. Yani bizim Camız, tabutun içine girince, korkuyla ayılmış…

 

YAHUDİLERİ ADETLERİ

Yahudiler,  

ölüleri  

için  

hiç  

ağlamazlardı.  

Yas  

tutmazlardı  

onlar  

için.  

Onların  

adeti

öyleydi.   

Ölülerini,   

akşam   

oldu   

mu   

öyle   

götürürler   

mezarlığa.   

Onların   

Hamursuz

Bayramları   

vardır.   

O   

zaman,   

sabaha   

bayram   

yaparlar.   

Bayram   

oldu   

mu,   

hiç   

biri

dükkânını açmaz. Havraya gider, ibadetlerini yaparlar. İbadetlerine çok bağlıdırlar.

Yahudiler   

birbirlerine   

yardım   

ederler.   

Onların   

fakir   

olanı   

çok   

azdır.   

Yahudi

gençler  

evlendiğinde,  

evin  

bütün  

çeyizini  

kız  

tarafı  

yapar.  

8-10  

yaşındaki  

kız  

çalışmaya

başladığı  

zaman  

evleneceği  

erkek  

için  

para  

biriktirmeye  

başlar.  

Adamın  

sermayesini  

kız

getirirdi.  

Yahudilerden  

biri  

zora  

girdi  

mi;  

diğer  

Yahudiler  

kendi  

aralarında  

para  

toplar,

onun    

tekrar    

işini    

düzene    

koyması    

için    

yardımcı    

olurlardı.    

Onlar    

da    

böyle    

iyi

yardımlaşma-dayanışma   

örneği   

vardı.   

Üç   

sarraf   

vardı   

o   

zaman   

Milas’ta.   

Üçü   

de

Yahudi’ydi.  

Biri  

Nissim  

Nitrani,  

biri  

Marco  

Siyman,  

biri  

de  

Hacı  

Jack’tı.  

Hem  

susam,

pamuk alırlar, hem altın satarlardı.

MİLAS-SÖKE YOLUNUN YAPILMASI

Milas-Söke  

yolunun  

yapımına  

1958  

yılında  

başlanıldı.  

Yolun  

yapımı  

için  

ilk  

çapayı

vuranlardan  

birisi  

benim.  

O  

zaman  

Muğla  

valisi  

Esat  

Kaya  

Ayman.  

Yolun  

müteahhidi

Sefer  

Karadeniz.  

Yolun  

başlangıç  

çalışmalarına  

Milletvekili  

Turan  

Akarca,  

Milletvekili

Zeyyat  

Mandalinci,  

Belediye  

Başkanı  

Gazi  

Menteşe  

ve  

ben  

katıldım.  

Müteahhit  

Kars’tan

800  

işçi  

getirdi,  

bu  

yol  

yapımında  

çalıştırdı.  

Bu  

yolun  

bazı  

yerleri  

kazmayla  

açıldı.  

Yol

çalışmalarını,  

hemen  

Mersenet’in  

yanından  

başlattık.  

Ben  

o  

zaman  

Belediye  

Encümen

üyesiydim.  

Bu  

yol  

yapıldığında  

toprak  

yoldu.  

Uzun  

süre  

öyle  

kaldı.  

Asfalt  

olmadı.  

İzmir’e

gidiş  

bu  

yoldan  

oluyordu.  

Yol  

1962’de  

bitti.  

Yolun  

yapımı  

4  

yıl  

sürdü.  

Daha  

sonra  

bu  

yol

asfalt  

oldu.  

Benim  

arabalar  

hep  

toprak  

yolda  

geldi  

gitti.  

Arabalar  

o  

zaman  

Çaputçu

hanından kalkardı. Yedisi benim olmak üzere 20 araba, bu yolda sefer yapardı.

 

YAŞYER OVASININ KURUTULMASI

Ben  

1951  

yılında,  

çiftçiliğe,  

yani  

pamukçuluğa  

başladım.  

O  

zaman  

tütün  

para

etmemişti.  

Bir  

traktör  

aldım.  

O  

zaman  

Milas’ta  

traktör  

bi  

bende  

va,  

bi  

Hadi  

Bey’de,  

bi

de  

Cemil  

Bey’de  

va.  

  

Başka  

kimsede  

yok.  

Yaşyer  

ovasından  

200  

dönüm  

yer  

kiraladım.

Pamukları  

ektik.  

Şakirağaların  

Hafız  

da,  

Suçum’da  

200  

dönüm  

kadar  

pamuk  

yapmış.

Pamukları  

yetiştirmek  

için  

Nazilli’den  

bir  

usta  

getiriyor.  

Ustayı  

bi  

gün  

benim  

tarlaya

davet  

ettim  

ve  

“Yavvv  

usta  

bu  

benim  

pamuklara  

bi  

bak”  

dedim.  

  

“Hay  

hay  

Ali  

Bey,

gidelim”  

dedi.  

Geldi,  

bi  

baktı  

ovaya,  

hayretle  

ve  

şaşırmış  

bir  

şekilde,  

“Ne  

ovası  

bu?”

dedi.  

Bu,  

“Tekinambarı,  

Koru,  

Yaşyer  

ovası”  

dedim.  

“Kaç  

dönümdür  

burası?”  

dedi.  

“200

bin  

dönüm  

vardır”  

dedim  

ben.  

Bu  

yer  

böle  

mi  

kalyo?  

dedi.  

Böle  

kalyo  

dedim  

ben.

“Yavvv  

sizin  

hiç  

mebusunuz,  

adamlarınız  

yok  

mu?”  

dedi.  

Nolcek  

dedim.  

“Bu  

yer  

pamuk

yeri yavvv” dedi bene.

O  

zaman  

Cemil  

Bey’in  

damadı  

Ekrem  

Torun,  

DP  

Aydın  

il  

başkanı.  

Benim  

arabalar

hergün  

Aydın’a  

gidiyor.  

Aydın’da  

Ekrem  

Torun’u  

gördüm.  

“Abee  

yavvv,  

Milas  

Yaşyer

ovası  

pamuk  

yeriymiş”  

dedim.  

“Eee,  

yeni  

mi  

bilyong?”  

dedi.  

“Bu  

bataklığın  

kurutulması

için  

Adnan  

Bey’e  

duyursak  

ta,  

ne  

yapılcese  

yapılsa…”  

dedim.  

“Kanal  

açılması  

lazım”

dedi.  

Ben  

Adnan  

Bey’e  

söyleyeyim,  

sen  

de  

milletvekillerine  

duyur”  

dedi.  

  

Yıl  

1951.  

Ben

Muğla  

Milletvekilleri  

Yavuz  

(Başer)  

Bey’e,  

Zeyyat  

(Mandalinci)Bey’e  

söyledim.  

Yavuz  

Bey,

Münir  

Tireli’nin  

eniştesi.  

Ekrem  

Torun  

da  

Aydın  

milletvekili  

Nahit  

Menteşe’ye  

söyledi.  

3

ay   

sonra   

bir   

heyet   

geldi.   

Heyet   

ovaya   

baktı,   

şaşırdı   

kaldı.   

Bir   

ay   

sonra   

kepçeler,

eksvatörler  

geldi.  

Kanalları  

açmaya  

başladılar.  

Köylü,  

“Bu  

ne  

yavvv”  

dedi.  

Yarın  

buradan

siz   

yer   

alacaksınız   

dedim.   

Parti   

reklamı   

yapma   

dedi   

köylüler   

bene.   

Kanallar   

açılıp,

bataklık  

kuruduktan  

sonra  

bu  

yerleri  

size  

verecekler  

dedim.  

Kaç  

dönüm  

verirler  

dedi

köylüler.  

Ben,  

50  

dönümden  

aşağı  

olmaz  

herhalde  

dedim.  

Bu  

yer  

kurutuldu,  

taksim

edildi  

ve  

tarlası  

olmayanlara,  

insan  

başına  

50’şer  

dönüm  

tarla  

verildi  

buradan.  

Toprak

dağıtımı 56’da oldu.

Hatta  

Yaşyer  

Köyünden  

Pehlivan  

Hasan  

(Kop)  

vardı.  

“Yavvv  

Ali  

Sağıroğlu,  

sen  

çok

kurnaz  

adamsın  

dedi.  

Neden  

dedim  

ben.  

Köylüleri  

kandırmışsın  

toprek  

verilcek  

diye

dedi.  

Eeee  

sen  

de  

alcesing  

dedim.  

Bak  

darı  

bezirmesi(ekmeği)  

yiye  

yiye  

benim  

ağzım

yara  

oldu  

dedi.  

Eğer  

bana  

toprak  

verirlerse  

Adnan  

Menderes’in  

elini  

öperim  

dedi.  

Bu,

200  

dönüm  

toprak  

aldı.  

Ondan  

sonra  

ihtilal  

oldu.  

Menderes  

asıldığı  

zaman  

köyde

davul-zurna   

çalıyor.   

Ben   

de   

ordayım   

o   

zaman.   

Bi   

baktım   

bizim   

Kop   

Hasan   

davul-

zurnanın  

önünde  

oynuyor.  

  

“Hani  

la  

Adnan  

Menderes’in  

elini  

öpecektin?  

Şimdi  

burda

göbek  

atıyorsun”  

dedim.  

Mahçup  

bir  

şekilde,  

“Eee  

Ali  

Beyim  

o  

zaman  

hava  

öyleydi,

şimdi   

böyle”   

dedi.   

“Tamam,   

haklısın”   

dedim   

ben.   

Tarlalar   

dağıtılınca,   

herkes   

ekti,

pamuk yaptı. Ev aldılar, traktör aldılar, taksi aldılar. Herkesin hali vakti iyileşti.

ŞEVKET GÖKBEL

Şevket  

Bey  

Eskişarlı  

Murat  

Beyin  

kızıyla  

evliydi.  

Hanımının  

ismi  

Zeliha.  

Şeyket  

Bey

belediye   

başkanlığı   

yaptı.   

   

Her   

gün   

mesaiden   

sonra   

parka   

gider,   

iki   

bira   

içerdi.

Kimseyle  

konuşmayan,  

otoriter  

bir  

adamdı.  

5  

oldu  

mu  

daireden  

çıkar,  

parkı  

işleten

Yahudi  

Bohor’un  

penceresinin  

önüne  

otururdu.  

Bohor,  

ona,  

kaşar  

peyniri  

dilimler,  

bir

de  

omlet  

yapardı.  

İki  

birayı  

içtikten  

sonra  

evine  

giderdi.  

(Yazarın  

Notu:  

Dönemi  

1923-

15.08.1936)

NAZMİ AKDENİZ

Belediye  

başkanıydı.  

Halk  

partiliydi.  

İyi  

bir  

partiliydi.  

İki-üç  

tane  

adamın  

ağzına

bakardı.  

Mezbahayı  

yaptı.  

Eski  

kasaphaneyi  

yaptı.  

Eski  

hali  

yaptı.  

(Şimdiki  

Arasta  

parkın

olduğu  

yer)  

Labranda’dan  

suyu  

getirdi,  

şişeleme  

fabrikasının  

olduğu  

yere.  

(YN:  

Dönemi

15.08.1936- 1949)

 

 

Kazım BENCİK - İçme Köyü

DİĞER YAZILAR

GSM: +90.542.535 51 71   |   e-Posta: nctmilas@gmail.com
© Nevzat Çağlar Tüfekçi / Milas - 2017

SÖZLÜ TARİH - 2

Konuk: Ali SAĞIROĞLU (Milas)

Röportaj: Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ

Kazım BENCİK - İçme Köyü

1921  

yılında  

Milas’ta  

doğdum.  

88  

yaşındayım.  

İlk  

ve

orta  

tahsilimi  

Milas’ta  

yaptım.  

İstanbul’da  

6  

sene  

okudum.

Taksim   

Kolejinde   

okudum.   

İsmi   

daha   

sonra   

Şişli   

Terakki

oldu.  

Haydarpaşa  

Lisesi  

ve  

Hayriye  

Lisesinde  

okudum.  

O

zamanlar   

imtihanlar   

zordu.   

Çok   

lise   

değiştirdim.   

Doktor

olma   

niyetim   

vardı.   

İstanbul   

Üniversitesi   

Tıpta   

okuyan

arkadaşlarım   

vardı.   

Biri,   

daha   

sonra   

başbakan   

olan   

Sadi

Irmak’ın  

oğluydu.  

Arkadaşımdı.  

O  

götürmüştü  

beni  

okula.  

 

Orada  

kadavraları  

gördüm.  

O  

kadavraları  

görünce  

nefret

ettim    

ve    

Tıp    

okumaktan    

vazgeçtim.    

Başka    

okula    

da

gitmedim. 1941 yılında Milas’a döndüm.

1946’DA        

DEMOKRAT        

PARTİ        

MİLAS        

İLÇE

ÖRGÜTÜNÜN KURUCUSUYUM

Bir  

gün  

Milas’ta  

kahvede  

otururken,  

Cemil(Menteşe)

Bey  

geldi.  

Adnan  

Menderes,  

Celal  

Bayar;  

Demokrat  

Partiyi

kurmuşlar.  

Yıl  

1946.  

Cemil  

Bey,  

Milas’ta,  

Demokrat  

Partiyi

kuracak.    

Beni    

yönetime    

almak    

istiyor.    

Ben,    

babama

sorayım  

dedim.  

Biz  

söyleriz  

babana  

dedi.  

Babamım  

ismi

Ahmet’ti.  

Babam  

celeplik  

yapardı,  

tütün  

işi  

yapardı.  

Milas’ın

varlıklı  

insanlarından  

birisiydi.  

Adnan  

Akarca’nın  

çiftliği  

de

bize  

aitti.  

Babam  

sattı  

onlara.  

Çaputçu  

Hanındaki  

lokanta,

yanındaki    

fırın,    

Zeybeklerin    

Cumhuriyet    

Caddesindeki

yerleri babamındı. 

Partiyi  

kurduk.  

DP  

ilçe  

örgütünün  

kurucuları  

arasında,

Yahudi   

Hacı   

Jack,   

Dr.   

Servet   

Akgün,   

Celal   

Togay,   

Helvacı

Hafız  

(Özçelik),  

Emekli  

Yüzbaşı,  

tuğlacı  

İsmet  

Akıncı,  

Sofulu

Refik    

(Karaçayır)    

vardı.    

Çok    

partili    

döneme    

geçildiği

1946’daki   

ilk   

genel   

seçimde   

biz   

Muğla’dan   

5   

milletvekili

çıkardık.   

   

O   

seçimde   

Türkiye’de;   

Muğla,   

Mersin,   

Afyon,

Çanakkale,   

Samsun,   

Kayseri   

ve   

ismini   

hatırlayamadığım

bazı  

illerden  

56  

milletvekili  

çıkardık.  

Avukat  

Asım  

Gürsoy  

da

Milas’tan  

aday.  

Asım  

Gürsoy,  

Refik  

Şevket  

İnce,  

Fevzi  

Lütfü

Karaosmanoğlu  

gibi  

isimler  

partiyle  

uyum  

sağlayamadılar.

Bunlar,   

partiden   

ihraç   

edildiler.   

Hatta   

Adnan   

Menderes,

bunlara; “kirli çamaşırlarınızı da alın gidin” dedi.  

O   

zaman   

partiler,   

şimdiki   

gibi   

hazineden   

yardım

almıyorlardı.     

Partiler     

bağışlarla,     

adayların     

bağışladığı

paralarla seçim çalışmalarını yürütüyorlardı.

TURAN  

KARCA’YI,  

ADNAN  

AKARCA’YI  

PARTİYE  

BEN

GETİRDİM

1946’da  

Turan  

Akarca,  

Adnan  

Akarca  

partide  

yoktu.

Onları    

partiye    

ben    

getirdim.    

Turan’ı(Akarca)    

1948’de,

Adnan’ı(Akarca)   

1957’de   

ben   

getirdim.   

İl   

Genel   

Meclisi

üyesiydim.  

1960’da  

hapse  

girdim.  

Hapisten  

çıktıktan  

sonra

Mualla’yı(Akarca)    

partiye(AP)    

getirdim.    

1961    

senesinde.

1963 seçimlerinde onu Senatör yaptım.

(Hatta    

bunun    

hikâyesini    

de    

ben    

size    

anlatayım.

1963’de  

senato  

seçimi  

olacak.  

Ben  

Aşkidil  

Akarca’nın  

yanına

gittim.    

O    

zaman    

öğretim    

üyesi,    

profesör.    

Postanenin

yanındaki    

evde    

oturuyorlar.    

Hacı    

Ali    

Ağa    

konağında.

Yanında  

Mualla  

Hanım  

da  

var.  

Ben  

Aşkidil  

hanıma,  

“Abla

ben  

sana  

bir  

şey  

söyleyeceğim…”  

dedi.  

Söyle  

dedi.  

Biz  

seni,

senatör  

adayı  

yapmak  

istiyoruz  

dedim.  

“Aman  

ha,  

beni  

bu

işe    

karıştırmayın.    

Ben    

siyasetten    

hoşlanmıyorum.    

Ben

halimden  

memnunum,  

ben  

üniversitede  

çalışmaya  

devam

edeceğim”    

dedi.    

O    

zaman    

Mualla    

Hanım    

atıldı,    

“Ben

olurum,  

ben  

olurum…”  

dedi.  

O  

zaman  

ben,  

ama  

partizanlık

yok,  

elinizi  

vicdanınıza  

koyarak  

görev  

yapın  

dedim.  

Tamam

dedi.   

Mualla   

Hanımı   

da   

böyle   

aday   

yaptık.   

O   

zaman

Muğla’dan  

iki  

senatör  

çıkıyordu;  

biri  

Haldun  

Menteşeoğlu

oldu,  

diğeri  

de  

Mualla  

Akarca  

oldu.)  

Adnan  

da  

milletvekili

oldu.  

Üçünü  

de(Turan  

Akarca-Adnan  

Akarca-Mualla  

Akarca)

milletvekili   

yapan   

benim.   

Milletvekili   

olmam   

konusunda

bana    

çok    

söylediler.    

Faruk    

Sükan,    

Talat    

Asal,    

Yüksel

Menderes  

hepsi  

söyledi,  

aday  

olmam  

için.  

Ben  

bu  

üçüyle

parti  

ocakları  

açtım.  

Türkiye’nin  

her  

yerini  

dolaştım.  

Ben  

iyi

bir  

hatiptim.  

Gittiğimiz  

yerlerde  

konuşmalar  

yapardım.  

Rauf

Onursal,  

Sıtkı  

Yırcalı,  

Nazilli’de  

Şevki  

Hasırcı,  

Konya’da  

Necati

Kalaycıoğlu,  

Antalya’da  

İhsan  

Ataöv,  

Bahri  

Dağdaş,  

Namık

Menderes,  

Aydın  

Menderes;  

hep  

bunlarla  

beraber  

çalıştım.

Hatta   

onlar   

beni   

Mersin’den   

aday   

yapalım   

dediler.   

Ben

kabul etmedim.

DR. SEZAİ, DR. SERVET VE DR. HİLMİ

Dr.  

Sezai,  

Dr.  

Servet  

ve  

Dr.  

Hilmi,  

üçü  

Arnavutluk’tan

gelme.  

Macar  

Evlerinden  

ikisi  

Dr.  

Servet  

ile  

Dr.  

Hilmi’nindi.

Pehlivanoğlu  

Marketin  

yanında  

yurt  

olarak  

kullanılan  

binayı

Toksarılar  

yaptırdı.  

Ortada,  

şimdi  

Halil  

Gümüşel’in  

oturduğu

binayı  

Dr.  

Servet,  

onun  

yanındakini  

de  

Dr.  

Hilmi  

yaptırdı.

Dr.   

Servet   

DP’liydi.   

Dr.   

Sezai   

Halk   

Partiliydi.   

Bu   

binaları

Macar   

Ustaları   

yaptığı   

için   

bu   

evlerin   

adı   

“Macar   

Evleri”

olarak  

kaldı.  

Dr.  

Servet  

belediye  

doktorluğu  

yaptı.  

Ben  

daha

sonra belediye meclisi üyesi oldum.

Yıl    

1956.    

Hasan    

Nalbantoğlu,    

belediye    

başkanı.

Tabakhanede  

o  

zaman  

Koca  

Amat  

isimli  

bir  

fırıncı  

vardı.

Birisi   

bana,   

bu   

fırıncının   

hamuru   

ayaklarıyla   

çiğnediğini

söyledi.  

O  

kişi,  

tövbeler  

tövbesi  

olsun  

ben  

bi  

daha  

ordan

ekmek  

almam  

dedi.  

Ben  

de  

bunu  

Dr.  

Servet’e  

anlattım.  

Sr.

Servet,    

“Hahhh!..”    

dedi,    

Hazırlan,    

sabaha    

yakın    

orayı

basalım  

dedi.  

Ben  

o  

zamanlar  

35  

yaşında,  

o  

70  

yaşında.  

 

Sabaha  

yakın  

saat  

4’de  

evin  

önünde  

hazır  

ol,  

ben  

gelip  

seni

alacağım,  

yoksa  

seni  

döverim  

bak  

çocuk  

haaa!  

dedi  

hafif

sert     

ve     

babacan     

bir     

tavırla.     

Şu     

anda     

Cumhuriyet

Caddesinde  

Zeybeklerin  

mağazasının  

olduğu  

yerde  

bizim

ev   

o   

zaman.   

Ben   

4’den   

evvel   

kapının   

önüne   

indim.   

Dr.

Servet  

geldi.  

Yanımızda  

Müfettiş  

Memet  

Efendi  

de  

var.  

Biz,

Müfettiş  

lakaplı  

Zabıta  

Amiri  

Mehmet  

Efendiyle  

birlikte  

üç

kişi,    

sabah    

erkenden    

fırına    

gittik.    

Bir    

delikten    

onu

gözetledik.  

Adam  

daha  

teknenin  

üstüne  

çıkmamış.  

Durun

acele         

etmeyin,         

5-10         

dakika         

daha         

şurda

singlenelim(saklanalım-gizlenelim)    

dedim.    

Baktık,    

adam

ayakkabılarını  

çıkardı,  

hamur  

teknesinin  

üstüne  

çıktı,  

şak-

şuk,  

şak-şuk  

diye  

hamuru  

çiğnemeye  

başladı.  

Çiğnerken,  

su

sıçrıyor    

etrafa.    

Adam    

ayaklarıyla    

hamuru    

çiğnemeye

başladı.  

Dr.  

Servet,  

hışımla  

içeri  

girdi,  

seni  

gidi  

pezevenk

seni,  

sen  

halkın  

sağlığı  

ile  

nasıl  

oynarsın?”  

diyerek  

adama  

iki

dene   

çaktı(tokat   

vurdu).   

Dr.   

Servet,   

iriyarı,   

cüsseli   

bir

adamdı.    

Adam    

neye    

uğradığını    

şaşırdı.    

“Doktorum    

ne

yapıyorsun  

sen,  

başına  

iş  

mi  

açacaksın?”  

diyerek  

doktoru

sakinleştirmeye   

çalıştım.   

Adam   

ağlamaya   

başladı.   

Fırını

kapattık.  

Dr.  

Servet,  

Dr.  

Sezai  

vatanperver  

insanlardı.  

Sezai

fakir-fukaranın  

parasına  

tamah  

etmeden,  

hastalarına  

gider

gelirdi.   

Ama   

bazen   

de   

hataları   

olmuştur.   

Milliyetçiydi.

Milas’ta,   

Halk   

Partisini   

ayakta   

tutan   

oydu.   

Osmanlının

dağılma   

zamanı   

olan   

1910’larda   

bunlar,   

Arnavutluk   

Kralı

Ahmet   

Zogo’ya   

başkaldırmışlar,   

Enver   

Hocayla   

birlikte.

Bunlar(Sezai-Servet-Hilmi)   

asılacaklarını   

hissedince,   

gece

sandala   

binip   

denize   

açılmışlar.   

Yunanistan’a   

geçiyorlar.

Oradan   

da   

Türkiye’ye   

geliyorlar.   

Buraya   

geliş   

nedenleri,

burada  

Arnavut’un  

çok  

olmasıydı.  

Buraya  

geldiklerinde  

22-

23   

yaşlarında   

olabilirler.   

Sezai   

ölünceye   

kadar   

burada

yaşadı.  

Sabah  

kahvaltısında  

karpuz  

suyuyla  

çökelek  

yerdi.

Yekta   

ve   

Berrin   

diye   

iki   

kızı   

vardı.   

Ben   

onlarla   

birlikte

okudum.   

Onlar   

burada   

doğdu,   

ilk   

ve   

ortaokulu   

burada

okudular.    

Yüksek    

tahsili    

Ankara’da    

yaptılar.    

Ankara’da

evlendiler.

Dr.  

Servet  

bir  

süre  

sonra  

doktorluğu  

bıraktı,  

particilik

yapmaya başladı.

MİLAS KIZILAY’IN BAŞKANLIĞINI YAPTIM

1956’da   

Kızılay   

başkanı   

oldum.   

Daha   

önce   

Yahudi

Doktor   

Eyüp   

Amato’ydu   

başkan.   

1957   

yılında   

kışlık   

Yeni

Sinemada   

kongremiz   

var.   

Kongrede   

çok   

büyük   

kalabalık

vardı.   

Ben   

o   

yıllarda   

Türkiye   

çapında,   

Kırkpınar   

şeklinde

güreş  

yaptırdım  

burada,  

Günlüklerin  

zeytinyağı  

fabrikasının

arkasında.  

Orası  

o  

zaman  

meydanlıktı.  

Spor  

sahası  

olarak

kullanılıyordu.   

Bu   

güreş   

Kızılay   

yararına   

olmuştu.   

Ondan

sonra  

konser  

düzenledim.  

Bu  

şekilde  

Kızılay’a  

büyük  

gelirler

sağladım.   

Genel   

merkeze   

107   

bin   

lira   

para   

gönderdim.

1960’a   

kadar   

belediyenin   

tespit   

ettiği   

60   

fakire,   

Kızılay

olarak     

biz     

yardım     

ettik.     

Yeni     

Sinemadaki     

Kızılay’ın

kongresine,  

Dr.  

Sezai’yi  

de  

davet  

etmiştim.  

Kongrede,  

400

üyenin   

çoğunluğu   

bulunuyordu.   

Ben   

faaliyet   

raporunu

okuduktan  

sonra  

Dr.  

Sezai  

ayağa  

kalkarak,  

söz  

istedi.  

Dr.

Sezai    

üyelere    

dönerek,    

“Sayın    

üyeler,    

izniniz    

olursa,

sahneye  

çıkacağım  

ve  

sizlere  

bir-iki  

şey  

söyleyeceğim”  

dedi.

Ben  

kendisine  

söz  

verdim.  

Sezai  

Doktor,  

sahneye  

çıkarak,

“Sayın  

üyeler,  

burada  

şu  

kadar  

doktor,  

şu  

kadar  

eczacı  

var.

Ben  

de  

dahil  

olmak  

üzere,  

Ali  

Sağıroğlu  

bizlere  

taş  

çıkarttı.

Kızılay’ın   

103   

bin   

lira   

parası   

var.   

Kızılay   

o   

kadar   

fakir-

fukaraya  

yardım  

etmesine  

rağmen  

kasasında  

o  

kadar  

para

olması  

çok  

önemli.  

Ben  

dahil  

hiç  

kimse  

Kızılay’a  

bu  

kadar

katkıda    

bulunamadık,    

enerjimizi    

ortaya    

koyamadık.    

Ali

Sağıroğlu,   

Kızılay’a   

çok   

şey   

kazandırmıştır.   

Faaliyetleriyle,

enerjisiyle      

biz      

doktor      

ve      

eczacıları      

utandırmıştır.

Huzurlarınızda  

alnından  

öpmek  

istiyorum”  

dedi  

ve  

sahnede

geldi,   

alnımdan   

öptü.   

Böyle   

olgun   

birisiydi.   

Hâlbuki   

ben

Demokrat  

Partili,  

o  

koyu  

bir  

Halk  

Partiliydi.  

Ben  

o  

zaman

hem   

il   

genel   

meclisi   

üyesiyim,   

hem   

de   

belediye   

meclisi

üyesiyim.  

O  

zaman  

iki  

tarafta  

birden  

görev  

almak  

mümkün

oluyordu.   

Ben   

o   

zaman   

partinin   

ikinci   

başkanıydım.   

İlçe

başkanı    

Celal    

Kulalı’ydı.    

Ondan    

önce    

Avukat    

Hikmet

Bilgin’di.  

Ondan  

önce  

Cemil  

Bey  

vardı.  

  

  

Ben  

15  

sene  

Milas

belediyesinde Meclis üyeliği yaptım.

LİSE BİNASININ YAPIMI

Lisenin  

olduğu  

yeri  

biz  

bağışladık.  

Bu  

yer  

8  

dönümdü.

Annemim,  

abimin  

ve  

benim  

hissem  

vardı  

orda.  

O  

zaman

Mustafa  

Uygur  

Kaymakamdı.  

Yıl  

1956.  

Kaymakam  

bu  

yer

bedava  

olmaz  

dedi.  

Nası  

olcek  

dedim  

ben.  

1  

liraya  

satış

yapacaksın  

dedi.  

Neden  

dedim.  

Yarın  

sen  

ölürsen,  

varislerin

dava  

açarsa,  

davayı  

kazanırlar  

dedi.  

Liseyi  

yaptırmak  

için

kaymakam  

başkanlığında  

bir  

heyet  

kuruldu,  

köylerden  

para

toplanmaya   

başlanıldı.   

Mili   

Eğitim   

Bakanı   

Tevfik   

ileri,   

su

basman seviyesine çıkın, gerisini bize bırakın demiş.

Ben  

de  

şimdi  

Milas  

Anadolu  

Lisesi  

olarak  

kullanılan

binanın  

yerini  

bir  

liraya  

Milli  

Eğitime  

satış  

yaptım.  

8  

sene  

bu

arsaya  

bir  

şey  

yapılmadı.  

Daha  

sonra  

Milli  

Eğitim  

Bakanı

Tevfik  

İleri  

geldi.  

O  

zaman  

Adalet  

Partisi  

iktidar.  

Tevfik  

İleri

burasının   

temelini   

atarken,   

benim   

bağış   

belgemi   

şişenin

içine  

koydu,  

temelin  

içine  

attı.  

Benim  

bağış  

belgem  

lisenin

temelinin   

altındadır   

şimdi.   

Ondan   

sonra   

bina   

yapılmadı.

Durdu  

gene.  

O  

zaman  

Hasan  

Basa,  

Muğla  

valisiydi.  

Adnan

Akarca’yla  

beraber  

gittik.  

Adnan  

Bey,  

“Vali  

Bey,  

lise  

binası

yapılmayacaksa,   

Ali   

Bey   

yeri   

geri   

istiyor”   

dedi.   

   

   

Vali,

“Veremeyiz   

Ednan   

Bey,   

çünkü   

bu   

yerin   

satışı   

yapılmış.

Ayrıca  

bütün  

ilçeler  

yapılacak,  

Milas  

en  

son”  

dedi.  

‘A’ları  

‘E’

olarak   

söylerdi   

vali.   

Adnan’a,   

Ednan;   

Haldun’a   

Heldun

derdi.“Neden   

Vali   

Bey,   

cezamız   

mı   

var?”   

dedim.   

“Hayır,

Heldun(Menteşeoğlu)  

Beyin  

emri”  

dedi  

vali.  

Haldun  

Bey  

o

zaman    

bakan.    

Biz    

şaştık    

kaldık.    

O    

zaman    

Haldun

Menteşeoğlu   

ile   

Adnan   

Akarca   

arasında   

parti   

içinde   

bir

kutuplaşma  

var.  

Bu  

kutuplaşma  

nedeniyle  

bizim  

lise  

binası

yapılmıyor,   

hep   

erteleniyor.   

   

   

Yapımı   

geciktiriliyor.   

Lise

binasının temeli 58’de atıldı, 66’da bitti.

YA     

VALİYİ     

ALDIRACAKSINIZ     

YA     

DA     

MİLAS’I

MUĞLADAN AYIRACAKSINIZ

Valinin   

yanından   

çıktıktan   

sonra,   

“Adnan   

Bey,   

parti

içinde  

senin  

gücünü  

kırmak  

için  

yapılan  

bir  

şey  

bu,  

seni

partiden   

silmek   

istiyorlar”   

dedim.   

“Hadi   

yavv!”   

dedi.   

“Ne

yapmamız  

lazım”,  

dedi.  

“Ya  

valiyi  

aldıracaksınız,  

ya  

da  

Milas’ı

Muğla’dan  

ayıracaksınız”,  

dedim.  

Demirel,  

o  

zaman  

Milas’a

gelecekti.   

Biz   

havaalanı   

isteriz,   

süt   

fabrikası   

isteriz,   

lise

yapılmasını  

isteriz,  

Milas-Söke  

Yolu  

yapılsın,  

vali  

görevden

alınsın   

diye   

40   

tane   

pankart   

yazdık.   

İki   

gün   

sonra   

da

Demirel   

gelecek   

Milas’a.   

Bizim   

bu   

hazırlığımızı   

Demirel’e

duyurmuşlar.   

Yıl   

1966.   

Bir   

de   

“Türkiye’nin   

Mimarı   

Hoş

geldin    

Milas’ımıza”    

diye    

de    

bir    

pankart    

yazmıştık.    

Bu

pankartı  

pehlivan  

Ahmet  

Kozak’ın  

eline  

verdim.  

  

Demirel,

öfke   

ve   

kızgınlıkla,   

“İndirin   

o   

pankartları,   

indirin   

onları…”

dedi.  

”Bunlar,  

anarşistlerin  

işleri”  

dedi.  

“Siz  

bir  

memurun,

bir    

valinin    

atanmasının,    

görevden    

alınmasının    

hukuki

yollarının   

ne   

olduğunu   

bilmiyor   

musunuz?   

Artık   

bundan

sonra valiyi almam, o Muğla’da 5 sene daha kalacak” dedi.

 

DP’DEN SONRA AP’NİN KURUCUSU OLDUM

Ben   

DP’den   

sonra   

AP’nin   

kurucusu   

oldum.   

1960

ihtilalinde,   

hapisten   

çıktıktan   

sonra,   

kendileri   

geldi,   

beni

buldu.  

  

20  

gün  

hapis  

yatmıştım  

o  

zaman.  

Bu  

olaydan  

sonra

Demirel  

bizi  

partiden  

attı.  

Yönetimi  

feshetti.  

Milas  

yönetimi

görevden     

alındı     

diye     

radyodan     

duyduk.     

Görevden