GSM: 0.542.535 51 71   |   e-Posta:                     
Tadım     eğitimi,     ülke     zeytin     ağacının yüzde    beşinin    bulunduğu    ilçede    yapılıyordu. Bölgenin   zeytin   türü,   memecikti.   Geniş   coğrafi alanı    içinde,    zeytin    ve    çam    ağaçları    iç    içe girmişti.   Zeytin   ile   çam   ağaçlarının   yeşil   tonları, güzel       bir       renk       uyumu       oluşturuyordu yamaçlarda      ve      tepelerde.      Zeytin,      Karya halkının   yaşam   biçimiydi.   ‘Cennetten   bir   köşe’ olarak     adlandırılan     Karya’yı     ele     geçirmek isteyen      kavimler;      savaşçılıklarıyla      tanınan Karyalılar’ın   direnme   gücünü   kırmak   için,   önce onların    geçim    kaynağı    olan    zeytin    ağaçlarını, dibinden    keserlermiş…    İlçe    zeytin    tarımı    ve zeytinyağı   üretimi   açısından   önemli   bir   merkez olmasına   rağmen,   yağı   rafinerilik   olarak   bilinir, yemeklerde      kullanılmazdı.      Asidi      yüksekti. Güney      Ege’nin,      tarihi      kentinin      memecik zeytinlerinden       elde       edilen       yağ,       böyle ünlenmişti     halk     içinde.     Kuzeydeki     Körfez bölgesinin     zeytinyağları,     daha     çok     rağbet görüyordu. İyi         zeytinyağı,         pahalı         geliyordu, tüketicilere.      Bunu      fırsat      bilen      uyanıklar; zeytinyağına       kanolayağı,       çiçekyağı       veya pamukyağı    karıştırarak,    onu    ucuzlatıyorlardı. Gerçek    zeytinyağının    tadının    nasıl    olduğunu bilmeyenler;     bu     karışımlı     yağları     zeytinyağı diye    alıyorlardı.    Zeytin    diyarı    ilçenin    Meslek Odası,   gerçek   zeytinyağının   anlaşılabilmesi   için tadım      eğitimi      düzenledi.      Oda’nın      küçük toplantı   salonu,   eğitim   için   gelenlerle   doluydu. Otuz       kişiydiler.       Salonda       ev       hanımları, zeytinyağı   fabrikası   sahipleri   ve   her   meslekten insan    vardı.    Oda    binası,    araçların    Bodrum- İzmir   yönüne   gelip-geçtiği   23   Nisan   Bulvarının kenarındaydı.   Bulvardan   geçen   araçların,   hafif gürültüleri       yansıyordu       salona.       Salonda, klimanın serinliği vardı. İki     ‘Tadım     Uzmanı’     eğitim     verecekti. Onlara,    ‘Tadım    Panelisti’    de    deniliyordu.    Biri kadın,   diğeri   erkekti.   Kadın,   üniversite   öğretim görevlisiydi.   Tadım   Uzmanlığı   için   yurt   dışında eğitim     almıştı.     Kumral     ve     güler     yüzlüydü, omzuna     dökülen     siyah     saçlarını     arkadan bağlamıştı.    İnce    yapılı,    orta    boyluydu.    Erkek Tadım   Uzmanının   asıl   işi   sağlıkla   ilgiliydi   ama sonradan     uluslararası     ödüller     alan     iyi     bir zeytinyağı    üreticisi    olmuştu.    Asıl    mesleği    ile zeytinyağının   sağlık   kaynağı   özelliklerini   çok   iyi birleştirmişti,    şahsında.    Konusuna    hâkim    bir kişiydi.     Saçlarına     kırlar     düşmüştü,     sporcu görünümlü ve 50’li yaşlardaydı. Önce    Adam    konuştu:    “Dernek    olarak zeytinyağında         kaliteyi         yakalamak         için çalışıyoruz.   Duyusal   analizi   ve   tadım   tekniğini ilk      olarak      Türkiye’ye      derneğimiz      getirdi. Memecik         zeytini         doğru         işlendiğinde, olağanüstü      lezzete      sahiptir.      Polifenol      ve antioksidan   yönünden   çok   zengindir.   Eskiden memecik    bölgesi,    rafinasyon    merkezi    olarak bilinirdi.   Ta   ki,   ‘Osman   Bey’   isimli   birisi,   ‘Hayır öyle    değildir!’    deyinceye    kadar.    Bu    eğitimde, endemik   bitkilerin,   zeytinyağına   verdiği   lezzeti tanıyacaksınız.      Zeytin      tanesi;      çevresindeki keçiboynuzu,   acıbadem,   sakız   ağacı,   kekik   gibi bitkilerin   kokularını,   aromalarını   alır   ve   daha sonra    bunu    yağında    yansıtır.    Zeytin    hayattır, zeytinyağı ilaç gibidir!” ‘Osman    Bey’    ismi,    tanıdık    geldi    bana. İlkokulu      okuduğum      Ağaçlıhöyük      köyünde dededen     kalma     geniş     arazileri-zeytinlikleri vardı.     Uzun     boylu,     topluca,     esmer     tenli, kültürlü     birisiydi.     İktisat     okumuştu.     Emekli olunca,    İstanbul’dan    dede/baba    topraklarına gelmiş,       zeytinle       ilgilenmeye       başlamıştı. İdealistti.     Bu     işin     doğrusunu     yapacak     ve köylülere    öğretecekti.    Osman    Bey,    açık    bir sonbahar    gününde,    köy    kahvesinde,    onlarla sohbet    etti.    Şunları    söyledi    onlara:    “Zeytini yeşilden    alacaya    dönerken,    Kasım    ayı    içinde toplayacaksınız    ve    hava    alan    kasalar    içinde taşıyacaksınız.          Çuvallarla          taşımayacak, kümelere    koymayacaksınız;    zeytin    kızışır.    En geç   yirmidört   saat   içinde   sıkıma   gireceksiniz   ve soğuk   sıkım   yapacaksınız.   Zeytin   hamurunun sıcaklığı   24   derecenin   altında   olmalı.   O   zaman zeytinyağının       besleyici       özelliği       korunur. Zeytinyağı,  güneş  ışığını   ve   havayla   teması
sevmez.   Yağ,   güneş   ışığı   görmeyen   yerlerde   ve krom   kaplarda   saklanmalı.   Zeytinyağını   ahırda saklamayın,   çünkü   kötü   kokuları   çeker.   Onu, kötü    kokulardan    uzak    tutun.    Gençleştirme budaması     yaparken,     ağacın     orta     göbeğini alacaksınız.   Ağacın   dalları   hava   alacak,   güneş ışığını    görecek.    Bu    sayede,    ağacın    meyvesi rahat      olgunlaşır.      Budama,      kuru      dalların alınması değildir sadece.” Köylüler,     onu     alaycı     yüz     ifadeleriyle dinliyordu.       Söylediklerine       inanmıyorlardı: “Zeytin   ağacı   her   yerinden   güneş   ışığı   almıyor muydu,   öyle   budama   mı   olurmuş,   soğuk   sıkım da      ne?      Zeytin      hamuruna      70-80      derece sıcaklıkta   su   vermeyince,   yağ   hamuru   bırakır mı?    Zeytin    kümelerde    bekletilmezse,    zeytin tanesindeki    karasu    yağdan    ayrılır    mı?    Eski köye,        yeni        adet        gerekmezdi.”        Böyle düşünüyordu    köylüler.    Onlar    öyle    görmüş, öyle   devam   ettiriyorlardı.   Yüzünde   çukurluklar oluşmuş,    alnı    kırış    kırış,    sol    ayağını    altına almış,     tahta     sandalyenin     üzerinde     oturan, sigara    dumanından    beyaz    bıyıklarının    ortası tütün   sarısına   dönüşen   bir   ihtiyar   şöyle   geçirdi aklından:   “Hıh,   n’olcek,   şehirli   zengin   çocuğu işte.    Köyü    bilmez,    ileşberliği    bilmez,    zeytini- zeytinyağını   tanımaz,   gelmiş   burda   bize   nutuk çekipduru.    Bilgiçlik    taslevatı(taslıyor).    Bu    işi sen    mi    öğretceksin    bize?”    İdealist    adamın söyledikleri,     onlara     yabancıydı.     Olacak     şey değildi!   O’nu   hiç   ciddiye   almadılar.   O   adam, söylediklerini   kendi   ağaçlarında   uyguladı.   Çok başarılı     oldu.     Yağı,     ulusal     ve     uluslararası ödüller     kazandı.     Markası,     dünyadaki     500 markayla    birlikte,    Flos    Olei    katalogunda    yer aldı     her     yıl.     Onun     söylediklerini     dikkate almayanlar; daha sonra onun gibi yaptılar… Tadım    Uzmanı    Kadın,    iyi    olan    ve    iyi olmayan   yağın   özelliklerini   anlattı   kulağa   hoş gelen   sesiyle,   tane   tane…   Şunları   söyledi:   “İyi yağda      meyvemsi      bir      tadın,      acılığın      ve yakıcılığın   olması   gerekir.   Yeni   kesilmiş   çimen kokusu;   acı   badem,   çağla,   erik,   kekik,   elma   gibi tatlar.   İyi   olmayan   yağda   ise;   küflü-rutubetli- topraksı,       şarabımsı-sirkemsi-ekşimsi,       yağlı boya,     metalik     tat     ve     kokuların     alınması gerekir.     Şeker     gibi     yağ     olmaz.     Şeker     gibi yağlar;     pamukyağı,     çiçekyağı,     kanola     yağı karıştırılmış    olanlardır.”    Sonra,    bu    tatları    ve kokuyu   nasıl   alabileceğimizi   anlattı:   “Bardağın içindeki     yağ     numunesinin     belli     bir     ısıya gelmesi   için,   bardağın   ağzını   sağ   avucumuzla kapatarak,   iki   avucumuzun   arasında   bir   süre çevireceğiz.        Önce        koklayacağız.        Sonra zeytinyağını       ağzımıza       alacağız.       Dilimizin üzerinde   gezdireceğiz.   Dişlerimizin   arasından içeri   hava   çekerek,   bunu   tutacağız,   ardından havayı    burnumuzdan    vereceğiz.    Hava    alıp- verme,       iki       kez       yapılacak.       Bu       şekilde zeytinyağındaki    iyi    olan    ve    olmayan    tatları alırız.”    Bize    verilen    numunelerden    iyi    yağları anlamaya     çalışıyorduk.     Yağ     örneklerinden, kesilmiş     çimen     kokusunu,     ekşi     erik-elma tadını,   acılık   ve   yakıcılığı   aldık.   Tattığımız   yağlar dilimizi   yakıyordu,   acılık   vardı   yağda.   Sordum; “İyi     olan     yağın     yakıcılığı     ile     iyi     olmayanın yakıcılığını   nasıl   ayırt   edilir?”diye.   “Yerinde   bir soru,”     dedi     Tadım     Uzmanı     Kadın     ve     şu açıklamayı       yaptı:       “Dilimizin       üzerini       ve bademciklerin    bulunduğu    genize    kadar    olan kısmı   yakan   yağlar   iyidir.   Yemek   borusunu   ve midemizi yakan yağlar ise asitli olanlardır.” Tadım   eğitimine   katılanlar,   anlatılanları dinliyor,    yağ    örneklerinden    ilginç    meyvemsi tatlar   çıkarıyorlardı.   Eğitim   bittiğinde   herkes, iyi    bir    zeytinyağının    nasıl    olması    gerektiğini anlamıştı.     Zeytin     diyarında     yaşayan     birisi olarak,   ben   de,   iyi   olanla   iyi   olmayan   yağı   ayırt edebilecektim     artık.     Bir     bilinç     oluşmuştu bende;     ‘zeytinyağı     bilinci’.     Asırlara     tanıklık eden    zeytin    ağacı;    Ege    kıyılarını    gezerken, yorulup    gölgesine    oturan    Homeros’a    şöyle dedi;   “Herkese   aidim   ve   kimseye   ait   değilim. Sen   gelmeden   önce   buradaydım,   sen   gittikten sonra   da   burada   olacağım.”   Homeros,   sırtını zeytin    ağacının    kalın    gövdesine    dayadı    ve ayaklarını       uzattı.       Derin       bir       oh       çekti. Rahatlamıştı.       Zeytin       gölgesinin       serinliği, yüzünde     mutlu     bir     gülümseme     yaratmıştı. Benim     de     yüzümde,     salondan     zeytinyağı bilinciyle ayrılmanın sevinci vardı. Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ (*)      Zeytindostu      Derneği      tarafından düzenlenen    “2016    -    9.    Ulusal    Naturel    Sızma Zeytinyağı         Kalite         yarışması”         ödülleri kapsamında    verilen    Edebiyat    Ödülleri    Öykü dalında ‘Jüri Özel Ödülü’ alan öykü.
© Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Milas - 2017
www.milas.org.tr  

ZEYTİNYAĞININ BİLİNCE AKIŞI (*)

Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ’nin Öyküleri (1)

NÇT’nin Milas Yazıları

NÇT’nin Öyküleri

NÇT’nin Kitapları

NÇT’nin Özyaşamı

NÇT

GSM: +90.542.535 51 71   |   e-Posta: nctmilas@gmail.com
© Nevzat Çağlar Tüfekçi / Milas - 2017
Tadım      eğitimi,      ülke      zeytin      ağacının      yüzde      beşinin bulunduğu   ilçede   yapılıyordu.   Bölgenin   zeytin   türü,   memecikti. Geniş   coğrafi   alanı   içinde,   zeytin   ve   çam   ağaçları   iç   içe   girmişti. Zeytin    ile    çam    ağaçlarının    yeşil    tonları,    güzel    bir    renk    uyumu oluşturuyordu    yamaçlarda    ve    tepelerde.    Zeytin,    Karya    halkının yaşam   biçimiydi.   ‘Cennetten   bir   köşe’   olarak   adlandırılan   Karya’yı ele       geçirmek       isteyen       kavimler;       savaşçılıklarıyla       tanınan Karyalılar’ın    direnme    gücünü    kırmak    için,    önce    onların    geçim kaynağı   olan   zeytin   ağaçlarını,   dibinden   keserlermiş…   İlçe   zeytin tarımı   ve   zeytinyağı   üretimi   açısından   önemli   bir   merkez   olmasına rağmen,   yağı   rafinerilik   olarak   bilinir,   yemeklerde   kullanılmazdı. Asidi      yüksekti.      Güney      Ege’nin,      tarihi      kentinin      memecik zeytinlerinden    elde    edilen    yağ,    böyle    ünlenmişti    halk    içinde. Kuzeydeki     Körfez     bölgesinin     zeytinyağları,     daha     çok     rağbet görüyordu. İyi    zeytinyağı,    pahalı    geliyordu,    tüketicilere.    Bunu    fırsat bilen      uyanıklar;      zeytinyağına      kanolayağı,      çiçekyağı      veya pamukyağı   karıştırarak,   onu   ucuzlatıyorlardı.   Gerçek   zeytinyağının tadının   nasıl   olduğunu   bilmeyenler;   bu   karışımlı   yağları   zeytinyağı diye     alıyorlardı.     Zeytin     diyarı     ilçenin     Meslek     Odası,     gerçek zeytinyağının   anlaşılabilmesi   için   tadım   eğitimi   düzenledi.   Oda’nın küçük    toplantı    salonu,    eğitim    için    gelenlerle    doluydu.    Otuz kişiydiler.   Salonda   ev   hanımları,   zeytinyağı   fabrikası   sahipleri   ve her   meslekten   insan   vardı.   Oda   binası,   araçların   Bodrum-İzmir yönüne   gelip-geçtiği   23   Nisan   Bulvarının   kenarındaydı.   Bulvardan geçen    araçların,    hafif    gürültüleri    yansıyordu    salona.    Salonda, klimanın serinliği vardı. İki   ‘Tadım   Uzmanı’   eğitim   verecekti.   Onlara,   ‘Tadım   Panelisti’ de   deniliyordu.   Biri   kadın,   diğeri   erkekti.   Kadın,   üniversite   öğretim görevlisiydi.    Tadım    Uzmanlığı    için    yurt    dışında    eğitim    almıştı. Kumral    ve    güler    yüzlüydü,    omzuna    dökülen    siyah    saçlarını arkadan    bağlamıştı.    İnce    yapılı,    orta    boyluydu.    Erkek    Tadım Uzmanının    asıl    işi    sağlıkla    ilgiliydi    ama    sonradan    uluslararası ödüller   alan   iyi   bir   zeytinyağı   üreticisi   olmuştu.   Asıl   mesleği   ile zeytinyağının    sağlık    kaynağı    özelliklerini    çok    iyi    birleştirmişti, şahsında.   Konusuna   hâkim   bir   kişiydi.   Saçlarına   kırlar   düşmüştü, sporcu görünümlü ve 50’li yaşlardaydı. Önce   Adam   konuştu:   “Dernek   olarak   zeytinyağında   kaliteyi yakalamak   için   çalışıyoruz.   Duyusal   analizi   ve   tadım   tekniğini   ilk olarak    Türkiye’ye    derneğimiz    getirdi.    Memecik    zeytini    doğru işlendiğinde,   olağanüstü   lezzete   sahiptir.   Polifenol   ve   antioksidan yönünden    çok    zengindir.    Eskiden    memecik    bölgesi,    rafinasyon merkezi   olarak   bilinirdi.   Ta   ki,   ‘Osman   Bey’   isimli   birisi,   ‘Hayır   öyle değildir!’     deyinceye     kadar.     Bu     eğitimde,     endemik     bitkilerin, zeytinyağına      verdiği      lezzeti      tanıyacaksınız.      Zeytin      tanesi; çevresindeki     keçiboynuzu,     acıbadem,     sakız     ağacı,     kekik     gibi bitkilerin   kokularını,   aromalarını   alır   ve   daha   sonra   bunu   yağında yansıtır. Zeytin hayattır, zeytinyağı ilaç gibidir!” ‘Osman   Bey’   ismi,   tanıdık   geldi   bana.   İlkokulu   okuduğum Ağaçlıhöyük   köyünde   dededen   kalma   geniş   arazileri-zeytinlikleri vardı.   Uzun   boylu,   topluca,   esmer   tenli,   kültürlü   birisiydi.   İktisat okumuştu.    Emekli    olunca,    İstanbul’dan    dede/baba    topraklarına gelmiş,      zeytinle      ilgilenmeye      başlamıştı.      İdealistti.      Bu      işin doğrusunu   yapacak   ve   köylülere   öğretecekti.   Osman   Bey,   açık   bir sonbahar   gününde,   köy   kahvesinde,   onlarla   sohbet   etti.   Şunları söyledi    onlara:    “Zeytini    yeşilden    alacaya    dönerken,    Kasım    ayı içinde   toplayacaksınız   ve   hava   alan   kasalar   içinde   taşıyacaksınız. Çuvallarla   taşımayacak,   kümelere   koymayacaksınız;   zeytin   kızışır. En   geç   yirmidört   saat   içinde   sıkıma   gireceksiniz   ve   soğuk   sıkım yapacaksınız.    Zeytin    hamurunun    sıcaklığı    24    derecenin    altında olmalı.     O     zaman     zeytinyağının     besleyici     özelliği     korunur. Zeytinyağı,      güneş      ışığını         ve         havayla         teması   sevmez.   Yağ, güneş    ışığı    görmeyen    yerlerde    ve    krom    kaplarda    saklanmalı. Zeytinyağını   ahırda   saklamayın,   çünkü   kötü   kokuları   çeker.   Onu, kötü   kokulardan   uzak   tutun.   Gençleştirme   budaması   yaparken, ağacın   orta   göbeğini   alacaksınız.   Ağacın   dalları   hava   alacak,   güneş ışığını    görecek.    Bu    sayede,    ağacın    meyvesi    rahat    olgunlaşır. Budama, kuru dalların alınması değildir sadece.” Köylüler,       onu       alaycı       yüz       ifadeleriyle       dinliyordu. Söylediklerine   inanmıyorlardı:   “Zeytin   ağacı   her   yerinden   güneş ışığı   almıyor   muydu,   öyle   budama   mı   olurmuş,   soğuk   sıkım   da ne?   Zeytin   hamuruna   70-80   derece   sıcaklıkta   su   vermeyince,   yağ hamuru     bırakır     mı?     Zeytin     kümelerde     bekletilmezse,     zeytin tanesindeki    karasu    yağdan    ayrılır    mı?    Eski    köye,    yeni    adet gerekmezdi.”    Böyle    düşünüyordu    köylüler.    Onlar    öyle    görmüş, öyle   devam   ettiriyorlardı.   Yüzünde   çukurluklar   oluşmuş,   alnı   kırış kırış,   sol   ayağını   altına   almış,   tahta   sandalyenin   üzerinde   oturan, sigara     dumanından     beyaz     bıyıklarının     ortası     tütün     sarısına dönüşen   bir   ihtiyar   şöyle   geçirdi   aklından:   “Hıh,   n’olcek,   şehirli zengin     çocuğu     işte.     Köyü     bilmez,     ileşberliği     bilmez,     zeytini- zeytinyağını   tanımaz,   gelmiş   burda   bize   nutuk   çekipduru.   Bilgiçlik taslevatı(taslıyor).   Bu   işi   sen   mi   öğretceksin   bize?”   İdealist   adamın söyledikleri,    onlara    yabancıydı.    Olacak    şey    değildi!    O’nu    hiç ciddiye     almadılar.     O     adam,     söylediklerini     kendi     ağaçlarında uyguladı.   Çok   başarılı   oldu.   Yağı,   ulusal   ve   uluslararası   ödüller kazandı.    Markası,    dünyadaki    500    markayla    birlikte,    Flos    Olei katalogunda     yer     aldı     her     yıl.     Onun     söylediklerini     dikkate almayanlar; daha sonra onun gibi yaptılar… Tadım     Uzmanı     Kadın,     iyi     olan     ve     iyi     olmayan     yağın özelliklerini   anlattı   kulağa   hoş   gelen   sesiyle,   tane   tane…   Şunları söyledi:    “İyi    yağda    meyvemsi    bir    tadın,    acılığın    ve    yakıcılığın olması   gerekir.   Yeni   kesilmiş   çimen   kokusu;   acı   badem,   çağla,   erik, kekik,    elma    gibi    tatlar.    İyi    olmayan    yağda    ise;    küflü-rutubetli- topraksı,    şarabımsı-sirkemsi-ekşimsi,    yağlı    boya,    metalik    tat    ve kokuların   alınması   gerekir.   Şeker   gibi   yağ   olmaz.   Şeker   gibi   yağlar; pamukyağı,   çiçekyağı,   kanola   yağı   karıştırılmış   olanlardır.”   Sonra, bu    tatları    ve    kokuyu    nasıl    alabileceğimizi    anlattı:    “Bardağın içindeki    yağ    numunesinin    belli    bir    ısıya    gelmesi    için,    bardağın ağzını   sağ   avucumuzla   kapatarak,   iki   avucumuzun   arasında   bir süre   çevireceğiz.   Önce   koklayacağız.   Sonra   zeytinyağını   ağzımıza alacağız.   Dilimizin   üzerinde   gezdireceğiz.   Dişlerimizin   arasından içeri       hava       çekerek,       bunu       tutacağız,       ardından       havayı burnumuzdan   vereceğiz.   Hava   alıp-verme,   iki   kez   yapılacak.   Bu şekilde    zeytinyağındaki    iyi    olan    ve    olmayan    tatları    alırız.”    Bize verilen    numunelerden    iyi    yağları    anlamaya    çalışıyorduk.    Yağ örneklerinden,    kesilmiş    çimen    kokusunu,    ekşi    erik-elma    tadını, acılık   ve   yakıcılığı   aldık.   Tattığımız   yağlar   dilimizi   yakıyordu,   acılık vardı   yağda.   Sordum;   “İyi   olan   yağın   yakıcılığı   ile   iyi   olmayanın yakıcılığını   nasıl   ayırt   edilir?”diye.   “Yerinde   bir   soru,”   dedi   Tadım Uzmanı    Kadın    ve    şu    açıklamayı    yaptı:    “Dilimizin    üzerini    ve bademciklerin   bulunduğu   genize   kadar   olan   kısmı   yakan   yağlar iyidir.    Yemek    borusunu    ve    midemizi    yakan    yağlar    ise    asitli olanlardır.” Tadım     eğitimine     katılanlar,     anlatılanları     dinliyor,     yağ örneklerinden     ilginç     meyvemsi     tatlar     çıkarıyorlardı.     Eğitim bittiğinde    herkes,    iyi    bir    zeytinyağının    nasıl    olması    gerektiğini anlamıştı.   Zeytin   diyarında   yaşayan   birisi   olarak,   ben   de,   iyi   olanla iyi   olmayan   yağı   ayırt   edebilecektim   artık.   Bir   bilinç   oluşmuştu bende;   ‘zeytinyağı   bilinci’.   Asırlara   tanıklık   eden   zeytin   ağacı;   Ege kıyılarını    gezerken,    yorulup    gölgesine    oturan    Homeros’a    şöyle dedi;   “Herkese   aidim   ve   kimseye   ait   değilim.   Sen   gelmeden   önce buradaydım,   sen   gittikten   sonra   da   burada   olacağım.”   Homeros, sırtını   zeytin   ağacının   kalın   gövdesine   dayadı   ve   ayaklarını   uzattı. Derin     bir     oh     çekti.     Rahatlamıştı.     Zeytin     gölgesinin     serinliği, yüzünde   mutlu   bir   gülümseme   yaratmıştı.   Benim   de   yüzümde, salondan zeytinyağı bilinciyle ayrılmanın sevinci vardı. Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ (*)   Zeytindostu   Derneği   tarafından   düzenlenen   “2016   -   9. Ulusal     Naturel     Sızma     Zeytinyağı     Kalite     yarışması”     ödülleri kapsamında    verilen    Edebiyat    Ödülleri    Öykü    dalında    ‘Jüri    Özel Ödülü’ alan öykü.

ZEYTİNYAĞININ BİLİNCE AKIŞI (*)

Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ’nin Öyküleri (1)

NÇT’nin Milas Yazıları

NÇT’nin Öyküleri

NÇT’nin Kitapları

NÇT’nin Özyaşamı

NÇT

www.milas.org.tr